"Milli Birlik" Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
"Milli Birlik" Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2019 Cuma

Hangi "Türkler" ?..

Kökü ne kadar derinlere iniyordur, onu şu an bilemiyorum fakat, Türkiye'nin önünü tıkayan bir "insan tipolojisi" var ki, ben bunu tanımlamak için, bundan on yıl önce 'HÜRRİYET VE İTİLAF" PARTİLERİ  başlığı altında, konu ile ilgili ilk makaleyi yayınlamıştım. 

Sonrasında gazeteci Rıza Zelyut, "AKP'nin atası: Hürriyet ve İtilaf" başlıklı makale yayınladı; onu da önemine binaen olduğu gibi bloğuma aldım. 

Son olarak YENİBAHÇELİ ŞÜKRÜ BEY'İN HATIRÂLARI adlı kitapta rastladığım aşağıdaki satırlar, bu konudaki hassasiyetimin yersiz olmadığı konusunda beni iyiden iyiye ikna etti. Öyle ki, son günlerde sıkça duyar olduğumuz "dış güçler" sözü yerine, önceliği "hangi Türkler?." konusuna tanırsak, zannederim daha iyi ve daha hayırlı bir iş yapmış olacağız... Şimdi buyurun, beraber bakalım Şükrü beyin yazdıklarına...


Devamını gör...

29 Ekim 2014 Çarşamba

Cumhuriyetimizin 91. yılı münasebeti ile


KAÇ KİŞİ FARKINDADIR BİLEMEM AMA OSMANLIYA YAZILAN BİR İDAM FERMANI HÜKMÜNDE OLAN VE TARİHE BİR UTANÇ VESİKASI OLARAK GEÇEN O ÜNLÜ (ANLAŞMA DEĞİL) "SEVR DAYATMASI"NIN TEMEL TEMASI ŞU İDİ: BİZE DİYORLARDI Kİ: 

"OSMANLIDAN GERİYE BİR MİLLET DEĞİL, BİR ÜMMET KALMIŞTIR. DOLAYISI İLE ÜMMETLERİN DEVLETİ OLMAZ, MİLLETLERİN DEVLETİ OLUR. İŞTE BİZ BU ŞARTLARI SİZE BU HAKİKATE GÖRE DÜZENLEDİK!.."
İŞTE, BUGÜN 91. YILINI İDRAK ETTİĞİMİZ CUMHURİYETİMİZİ BİZİM İÇİN ŞEREFLİ VE ÜZERİNE TİTRENESİ BİR DEĞER YAPAN ŞEY M. KEMAL'İN ONLARIN BU İDDİALARINA CEVABEN ORTAYA KOYDUĞU VE BATI ÜZERİNDE ADETA ŞAMAR ETKİSİ YAPAN İŞTE BU "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ"DİR. EVET, ATATÜRK, HAKİKATEN DE TÜRKLÜĞÜNÜ UNUTARAK ÜMMET SEVİYESİNE DÜŞMÜŞ BİR MİLLETİ YENİDEN AYAĞA KALDIRAN VE ONA ÜZERİNDE HÜR YAŞAYABİLECEĞİ BİR DEVLET HEDİYE EDEN O KADAR BÜYÜK BİR ADAMDIR.

LAYIK OLUNMASI DİLEĞİ İLE...

BAYRAMINIZ KUTLU VE EBEDİ OLSUN!..


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..



29 EKİM 2014, A. Hüsnü Sezgin


Devamını gör...

31 Ocak 2012 Salı

Hâlâ mı aynı aymazlık?!..

Bugün bu ülke insanlarının fikren ve zihnen dört bir yana savrulmuş şu hali, yarım kalmış bir "zihniyet devrimi"nin bir neticesidir ve bu ülke için kafa yorduğunu düşünen bir aydın için bu durumun nedenlerini ortaya koymadan çözümler üretmeye girişmek, sonu kaçınılmaz olarak abesle iştigal olacak, verimsiz ve beyhude bir çabadır.


Ne yapmak ve nereye varmak istediğini açıkça anlattığı halde bunu metodolojik bir temele oturtmaya ömrü vefa etmeyen Mustafa Kemal'in geriye bıraktıklarını bir miras olarak görmeyip, gündelik politikaların rüzgârına kendilerini bırakanlar, bir o yana bir bu yana savrula savrula, kendileri ile beraber vatandaşın da başı dönderdiler.


12 Eylül 1980 darbesi ile önündeki engelleri tamamen kaldıran ve nihaî hedefine doğru koşar adım ilerleyen Batı emperyalizmi, bizim; bu, birbirleri ile "demokrasi yarıştıran" aymazlarımız sayesinde, cesaret ve cür'etini, daha da artırma fırsatını bulmuş oldu!..


Batı'nın, kendi tarihsel süreci içinde ortaya çıkmış sınıfları ve bunlar arasındaki çıkar çatışmalarını uzlaştırmak maksadı ile  icat ettiği "çok partili" demokrasiye, tam bir taklitçilikle ve hiç düşünmeden atlayan, "onlar gibi olmakla" bütün dertlerimizden kurtulucağımızı düşünen bu ülkenin bir çok okumuş-yazmışı, bugüne kadar yabancılardan gelen her şeye, her fikre rağbet ettiler de, Allah'ın her millete kolay kolay nasip etmediği Mustafa Kemal gibi bir adamın düşünce ve fikirlerine, her ne hâl ise bir türlü rağbet etmediler!..

Devamını gör...

22 Ocak 2012 Pazar

2011’DE NELER GÖRDÜM , NELER ÖĞRENDİM

Hukukçu, Eğitimci ve Yazar sayın Salih Altun bey, 2011'de yaşayıp, gördüklerimizi, (kendi deyimi ile "öğrendiklerimizi") pek güzel bir şekilde özetlemiş. Yazısını: "Herkese, açık bir göz, mühürlenmemiş bir gönül; gideni aratmayacak bir yeni yıl dilerim"  diyerek bitiren sayın Altun'a bu güzel dilekleri için teşekkür ederek, "olan, biteni" bir daha hatırlamakta fayda var deyip, makalesini okumaya başlayalım:


2011’DE NELER GÖRDÜM, NELER ÖĞRENDİM


                *Siyaset makamının yüksek mevkilerinde oturanların, dün “Postal yalayıcı, cebine pasaport koymasaydık Kuzey Irak’an dışarı çıkamazlardı.”dedikleri Barzani ve Talabani’yi kırmızı halı kenarında hizaya geçerek karşıladıklarını ,aile fertleriymiş gibi “KAK”,”MAM”(ağabey,amca)sıfatlarıyla kucakladıklarını,

”Libya’da Natonun ne işi var?” diyenlerin, canları sıkıldıkça  Esad ailesine aile boyu gece oturmasına gidenlerin  Atlantik ötesinden esen rüzgarların etkisiyle birden Kaddafi’ye Esad’a sırt çevirip cephe aldıklarını gördüm.

                *Bu ülkede tutarlılığın, sözünde durmanın hiçbir işe yaramadığını özellikle siyasette bir yere gelebilmek için gayet esnek bir omurgaya sahip olmanın; daha iyisi omurgasız olmanın gerekli hatta zorunlu olduğunu öğrendim.

                *Başbakanın hastalığı ve sporda şiddet yasasının veto edildiği günlerde iktidar cenahında yer alan anlı şanlı zatların danslarını, kıvırmalarını ibretle seyrettim. Saflarını ne kadar da kolay değiştirdiklerini sonra kolayca eski saflarına dönüp hiçbir şey olmamışçasına yer tuttuklarını gördüm.

Devamını gör...

17 Kasım 2009 Salı

Herkesin Türkiye’ye ihtiyacı var bir Türklerin yok!

.

Kabul etmekte kimsenin bir tereddüdü olamayacağı bir şey varsa o da dünyanın en güzel, en kıymetli ve buna karşılık da en çok göz dikilen, sahip olunmakta hemen bütün dünyanın can attığı, şu Gazi Anadolu'muzun bu mübarek topraklarının değerini; öyle görünüyor ki en az anlamış olan bizleriz!

Yine de ne mutlu ki, artık bu memlekette, bu vahim ve derin uykudan büyük bir silkinişle bir an önce uyanmak gerektiğinin farkına varmış olan insanlar var ve sayıları da her geçen gün biraz daha artıyor!

Biliyoruz ve artık eminiz ki, pek yakında bu milletin öz evlatları birbirine kaynaştıkça, önünü hiç bir bendin, hiç bir setin ve hiç bir kuvvetin kesemeyeceği, coşarak ve çağlayarak ilerleyen kutsal bir sel haline gelecek ve düşmanlarını mahvetmeden de durulmayacaktır. Coşkunluğu günbegün artan ve eninde sonunda düşmanını mahvedecek ve kahredecek bu milli selde bir damla olma şerefine nail olabileceklere şimdiden ne mutlu diyor ve Yeniçağ Gazetesi'nin değerli yazarlarından Sayın Hasan Demir'in makalesi ile sizleri başbaşa bırakıyorum:

Devamını gör...

9 Ekim 2009 Cuma

Tek bir Türk’ün bile planlarını bozabileceğini biliyorlar!

.

Türk’e ve Türklüğe ait ne varsa küçümsemeyi, ona ait değerlerin güya ne kadar basit ve temelsiz olduğunu her fırsatta iddia etmekten utanmazca haz alanlar, “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü de “Türk’ün Türk’e propagandası” olarak tanımlayıp sözümona bu milleti küçümsemeye çalışırlar. Halbuki, bu temelsiz bir söz değil, bizatihi ispat edilmiş bir sözdür. Bunun ispatı da bizatihi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kendisidir.

Memleketin dört bir yanında ihanet ateşleri yakılırken ve düşman bütün pervasızlığı ve gücü ile anayurda saldırmışken, bütün dünyaya meydan okurcasına; “Ya istiklal, ya ölüm!” diyerek tek başına ayağa kalkmış ve bütün mesuliyeti tek başına üstüne alarak, milletini içine düştüğü cehennem çukurundan şerefle çıkarmak başarısını göstermiştir. O halde sormak lazım; “Bir Türk dünyaya bedel midir, değil midir?”

İşte, konuyla ilgili önemli bir makaleyi bu sebeple dikkatlerinize sunmak istiyorum:


"Milletin başına belâ olan kuvvetler!"

Hayır, hayır kimseye hakaret etmiyorum, etmem de zaten; fakat bir ülke parçalanırsa, neler olacağını hatırlatmak istiyorum:

Devamını gör...

5 Ekim 2009 Pazartesi

HAKKI MÜDAFAA OLMADAN "HATTI MÜDAFAA" OLMAZ!

"HAK" önemli bir kavramdır, 'hak etmek', 'hak edebilmek' de bir o kadar önemlidir. "Hakkı için mücadele etmek" ve bu uğurda can vermek insanı "şehitlik" mertebesine yükseltecek kadar da dinen kutsanmış bir durumdur.

Şimdi bu duruma göre insanın mazlum (zulme uğramış) olabilmesi için hakkını müdafaadan tamamen aciz bir durumda olması gerekir. Milleti için acziyet kabul etmeyen Mustafa Kemal, bu sebepten "ya istiklâl, ya ölüm!" emrini vermiştir. "Bu millet esir yaşayamaz, esir yaşamaktansa ölsün, daha iyidir" kararı altında bu anlayış yatar. "Hak verilmez, alınır" özdeyişi de bu durumu anlatır! Zalimin zulmüne karşı seslerini yükseltmeyenlerin zulümden şikayete hakları yoktur! İtirazın yükselmesi, kişinin kendine, kendi emeğine olan saygısıyla birebir orantılıdır.

Devamını gör...

10 Eylül 2009 Perşembe

BİZ KİMİZ?

"Bugün internette bir makalaye yorum yapan bir vatandaşın, yaptığı yorum sonunda, "biz kimiz" sorusunu sorup, verdiği cevabı (bir kaç düzeltmeyle) dikkatlerinize sunuyorum."

Bizler, bütün dünyaya karşı varolma mücadelesi veren ve bunu başaran; hızı ancak işbirlikçi hainler tarafindan kesilen ve yalnızca arkasından vuranlar yüzünden zaman zaman tökezleyen; soylu bir milletin evlatlarıyız.

Bakınız, Çanakkale'ye, bizi yok etmeye çalışan, acılar yaşatan, nihayetinde; topraklarımızda yatan düşman askerlerine bile sahip çıkan bir MİLLETİZ. Ayrı dinlerde olsak bile, ALLAH'ın yarattığı insanı; İNSAN olduğu müddetçe sever; NE MUTLU TÜRKÜM DİYENİ kardeş biliriz.

...

Devamını gör...

8 Eylül 2009 Salı

ŞEHİTLERİMİZİN AİLELERİNE...

Daima büyük çilelerle imtihan edildiğine tarihin defalarca şahitlik ettiği bu büyük millet, uğradığı ölçüsüz alçaklık ve kalleşliklere kurban verdiği her yiğit evladının şehadeti ile, hem ebediyete kadar daima başı dik ve hür bir millet olarak yaşamaktan asla vazgeçmeyeceğini bütün dünyaya bir daha ilan ediyor, hem de şeref ve haysiyeti için başka hiç bir milletin ödemeye cesaret edemeyeceği bedelleri, bütün acılarını içine gömerek, gerektiğinde derhal ve fazlası ile ödemeye daima hazır olduğunu da bilfiil ispat ediyor!


Artık sizler de bu ispat ve ilan'ın şerefine o büyük acınızla nail olanlardansınız.

Ne mutlu size ve ona ki, vatanına milletine kurşun sıkarak ölmedi!
Ne mutlu size ve ona ki, düşmandan kaçarken sırtından vurulmadı!

Şehitler için; "onlara ölü demeyiniz" müjdesi veren mukaddes kitabımızı imanımıza kılavuz ederek, böyle büyük acılar karşısında bile bizleri dik tutan Yüce Allahımıza binlerce hamd eder, yürekleri hepimizden çok daha fazla dağlanan sizlere ve yakınlarınıza tekrar tekrar sabrı cemil niyaz ederim.

Selam, saygı ve hürmetlerimle...

Devamını gör...

28 Ağustos 2009 Cuma

Dağarcığınızda ne varsa dökün!


















“ Yıl 1927.. Ankara’nın yoksul ama onurlu günleri... Savaş kazanılmış, bir avuç insan, bağımsız ve özgür bir ülke kurmanın peşindedir. Ancak ne yeterli para, ne de yeterli eğitimli insan vardır. Milli Eğitim Müsteşarı Kemal Zaim Sunel, afla çıkan siyasi hükümlü Şevket Süreyya Aydemir’i, Yüksek Teknik Öğretim Genel Müdür yardımcılığına atarken şunları söyler:

“Hangi ülke kendi çocuklarına bizim kadar muhtaçtır? Hangi millet bizim kadar yoksuldur? Öyle bir işin içindeyiz ki, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökmelidir.”(1)

Türkiye, “dağarcığında ne varsa” dökenlerin gerçekleştirdiği ulusal bağımsızlık ve yarattığı toplumsal gönençle bugüne dek ayakta kaldı; elli yıllık ihanete direnebildi. Ancak bu kutsal miras artık tükenmiştir. Yasal ama meşru olmayan iktidarlar, yabancılarla el ele vererek; “kişisel çıkarlarını sömürgecilerin siyasi istekleriyle birleştirmişler”, “halkı yokluk ve yoksulluk içine sürüklemişler”, “liman ve tersanelerimize girilmesine” göz yummuşlardır; Türkiye işgal edilmiştir.


Yüce Türk ulusu,

Devamını gör...

27 Ağustos 2009 Perşembe

‘Birbirimizi anlamak’ sözü bölücülüktür





















AKP’nin seçim zaferi kazanmasından sonra kendilerini bir anda sosyal analizciler yerine koyan, çoğu da aslında AKP’li olmayan ama sözde demokrasi adına tüm değerlerin yerle bir olmasına destek veren çevrelerdeki en moda tartışma konusu “Birbirimizi anlamalıyız, bir arada yaşamalıyız” söylemi.

Hemen söylemek istiyorum; bu söze kelimenin tam anlamıyla deliriyorum.

Ne anlama geliyor “Birbirimizi anlayalım” sözü?

Siz kimsiniz?
Biz kimiz?
Birbirini anlamak zorunda olanlar kimler?

Türkiye’de bugüne kadar hiç bilinmeyen insanlar vardı da onlar mı ortaya çıktı?

Yoksa Türkiye’de bazı insanlar hiç dikkate alınmıyordu, adeta mağaralara hapsedilmişlerdi de onlar mı ortaya çıktı?


Veya Türkiye’nin bir bölümü kölelerden oluşuyordu da onlar özgürlüklerine mi kavuştular?

*(Bugünlerin nasıl hazırlandığını görmek bakımından yayınlamak gereği duyuyorum)


Devamını gör...

KURT SALDIRIRKEN BİR TUTAM DAHA FAZLA OT PEŞİNDE OLAN EŞEKLER!

Şeyhi'nin ve Molla Lütfi'nin ünlü Harname eserlerinden sonra, "Ord. Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi" adını kullanan yazar, Üçüncü Harname'yi yazmış.


Türkçesi Eşekname!


Şanzumi, kitabın sonunda "Ahir-i Meram" başlığı altında şöyle diyor:


"Türk entelijansiyasının zuhur ettiği tarihten beri vaziyeti, eşeğinin sırtında Mehmet Akif Ersoy da eşeğin sosyolojik derinliğini bilenlerden imiş ki şöyle demiş:


Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;


İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.


Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,


Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?


Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!


Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.


Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!


Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,


Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, na'şa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.



* * *


Akif, bugün Türkiye'nin başına gelenleri görseydi, bu şiirle yetinmezdi. Çünkü, düşman yine burnumuzdan tutmuş ve bizi boğaz derdine düşürenler, yine kendi yöneticilerimiz!


Kendi kendine yeten İç Anadolu'yu buğdaydan, pancardan, Ege'yi tütünden, Akdeniz'i pamuktan, Karadeniz'i fındıktan yakalamışlar!


Meselenin farkında olanlar tepki gösteriyor ama bu tepki sadece buğdayla, pancarla, tütünle, pamukla veya fındıkla ilgili ise Türkiye'ye, Türk ve İslam dünyasına, Avrasya'ya yönelik genel saldırıyı görmüyor ve asıl buna karşı tedbir almıyorsak, kurt saldırırken bir tutam daha fazla ot yutmaya çabalayan eşekten farkımız kalmaz!


Saldıranların Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan'da neler yaptığını görmüyor muyuz?


 (Arslan Bulut / YENİÇAĞ GZT. / Ocak.2006)


* * *


Evet, adeta gümbür gümbür gelen tehlikeye aldırmadan bir tutam daha fazla ot tıkınabilmek için yerden kafalarını kaldırmayanların, son lokmalarını yutup yutamayacaklarını Allah bilir ama arşivden bugünlere seslenen bu makaleyi yayınlarken aklıma geçen gün Hürriyet Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'in Ramazan ayı vesilesi ile yazdığı makale geldi. Şunu vurguluyordu aşağı yukarı Özdil:


"Ey sevgili milletim;


İğne vurdursam orucum bozulur mu? Hapşırdım orucum bozulur mu? Şöyleyken oruç tutulur mu? Böyle olsa tutulmaz mı?

Her şeyi soruyorsun da, deniz feneri vb. gibi bunca soyguna uğradığın halde birini bile ne oldu diye merak edip sormuyorsun!"

Son söz olarak, ben de sana şunları söylemeden geçemeyeceğim:

Sen kafanı kaldırmadan tıkınırken, konun komşun ne haldedir, merak dahi etmiyorsun!

Vatanın altından çekiliyor, kılını kıpırdatmıyorsun!

Orucunun bozulmasından korkuyorsun ama dirliğinin, biriğinin bozulmasından korkmuyorsun!

Oruca günah var ama lakaytlığın hesabı sorulmaz sanıyorsun!
Vatan gibi bir nimetin kıymetini bilmeyenlerin yakasına en evvel yapışılacak, bunu bilmiyor musun?

Hakkını aramayarak, hak sahibi olduğundan haberin dahi olmayarak,

Haklara riayet etmeyip, hakka değer vermeyerek,

"Alan el" olmaktan bir sıkıntı duymayarak,

Dini sade oruç, hac, namazdan ibaret sanarak,

Cenabı Hak indinde kıymettar olabileceğinden bu kadar emin olabiliyorsan..


Çook yanılıyorsun milletim, çok yanılıyorsun!

Devamını gör...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Türk'ü bekleyen en büyük tehlike!




















Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve onunla harekât birliği etmekle batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler stratejik taarruz harekâtı yapacak kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Lüzumlu hareket üslerine ise tabiaten sahip değildirler. Böyle bir harekât ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu halde dahi Kafkasya ile Bahrihazer’in arasını tıkamak için Batum’dan itibaren 400 kilometre fazla uzaklaşmak icap eder.



Bu hal karşısında İtilaf devletleri Bolşevikler ile Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır.


Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan belki de Kuzey Kafkasya hükümetlerinin bağımsızlıklarını tasdik ederek onları kendilerine çektiler. Şimdi Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için onları her şekilde teşvik ve takviye etmektedir.


Bundan başka bizzat kuvvet sevkine de başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı çabuklaştırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını önlemek ve kontrol etmek fikrindedirler.


Plan, tam bir ciddiyet ve fevkalade aceleyle tatbik olunmaktadır.


Eğer bu plan muvaffak olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kati bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz kuşatılmış kalırsa, artık Türkiye için mukavemet imkânları temelinden yıkılmış olur, ondan sonra siyasi mevcudiyetlerini tamamen kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilaf devletleri subayları kumandası altında sömürge askeri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkasya milletlerinin İtilaf itaatinde tutulmasını ve hem Bolşevik istilasının durdurulmasını temin için kan dökeceklerdir.

Bu halde İtilaf devletlerine mutlak teslimiyet halinde Türkler için canlarını feda etmekten kurtulmak emin değildir.Hükümetle milletin tam bir birlik dahilinde çalışarak tespit edilen esaslar dahilinde, milli emellere uygun bir barış elde edilmesi lüzumunu, her zamandan ziyade takdir etmekte olduğumuzdan, hükümet icraatına karşı her türlü muhalefet ve müşkülat çıkarmaktan kaçınmayı vatani bir vazife kabul ediyoruz.


Her şey bitmiş, milli gaye elde edilmiş değildir. Arada daha pek müthiş ihtimaller mevcuttur. Geleceğin sonsuz şüpheliliği içinde, Kuvayi Milliye’nin kurtarıcı mesaisinin lüzumlu bulunup bulunmadığının, hükümetten sorulması icap eder.


Bize gelince; tarihin bu memlekette şimdiye kadar husule getirmediği bu milli birlik ve dayanışmanın ihlaline ait her hareketi bir vatani hıyanet kabul ederek, ona göre lüzumlu karşılığı icrada tereddüt etmeyeceğiz. Bu mecburiyet ve zaruretin hükümet erkânınca bilinmesi pek faydalı olacaktır.


…İstanbul’daki bazı arkadaşların bunca emeklerle vücuda getirilmiş olan milli birliğe ve kuvvetlere vurulan darbelere karşı kati tedbir almakta son gayret ve ciddiyeti göstermekten ziyade, harici ve uzak kuvvetlerden büyük ümitlere kapılarak teselli buldukları zehabı hasıl oluyor. Biz, elimizdeki kuvveti iyi muhafaza edemediğimiz takdirde, harici kuvvetlerin dahi iltifatına değerimiz kalmayacağını, hatırlatma olarak arz eyleriz.


(Rauf Bey’e telgraf, 21.02.1920, Atatürk'ün Bütün Eserleri. Kaynak Yayınları, C.6, S:371-376)

***

Evet, yüzlerce yıldır süren bu mücadelenin temel hedefi Türk evlatlarının yabancı komutanlar emrinde emperyalist çıkarlar doğrultusunda, dünyanın şurasına burasına asker olarak gönderilmesi değil midir?


İşte bunu ta o zamandan gören ve milletinin geleceği için kaygısız bir günü geçmemiş olan bu vefakâr ve cefakâr vatan evladının hatırası önünde saygı, hürmet ve minnetle eğiliyor, Türk'ün, bütün imkânsızlıklar içinde perişan bir durumdayken bile kimseye baş eğmeden kendi gücü ile her türlü bela ve zorlukların üstesinden gelebilecek bir kudrete sahip olduğunu bütün insanlık alemine ispat eden ve Türk Milletinin yolunu ebediyyen aydınlatacak bir ışık olan görüş ve düşüncelerini içlerine hakkıyla sindirebilenlerde korku ve yılgınlıktan eser bırakmayan böyle büyük bir önderin milletine mensup olmaktan şeref duyuyorum....

...

.

Devamını gör...

21 Ağustos 2009 Cuma

BAYRAKÇI


Çağlayan’daki miting, en çok bayrakçıların yüzünü güldürdü.


Okurlarımdan Seda Soybay da böyle düşünerek bayrak aldığı adama takılmak istemiş ve “İktidara dua et... Onların sayesinde bol bol bayrak satıp, para kazanıyorsun” demiş...Bayrakçı öyle bir cevap vermiş ki Seda Hanım gözyaşları içinde kalmış:


- Ben vatanımı satmıyorum, vatanını sevenlere bayrak satıyorum. Üç kuruş kazanmak için vicdanını satanlara dua mua etmem. Ver bayrağımı geri!


Yoksul bayrakçının bu sözleri, üç kuruşluk prim uğruna karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi umursamayan tüm liboşlara kapak olsun!Günün sorusu Çağlayan Mitingi’nden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkelerine sahip çıkanların morali zirve yaptı ama İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Endeksi çakıldı!


Bu işte bir gariplik var; ama ne?


05-01-2007

Devamını gör...

20 Ağustos 2009 Perşembe

"İman, imkân yaratır"


Türk Milleti!




Hatalıyız ve hatamızda ısrarcı olduğumuz için suçluyuz!..

Sahipsiz, kontrolsüz ve bakımsız bırakılan her şey gibi, devlet de sahipsiz bırakılırsa yıpranır! Çağa uyacak, zamanı yakalayacak, teknolojiyle barışık, ilme-fenne katkı veren bir millet olmazsa; devlet, unutulmuş olur. Terk edilmiş görünümü verir ve gerekli zamanlarda, gerekli onarımlar yapılmadığı için yıpranır!

“Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için, izmihlâl mukadderdir” tesbîtinde de, devletin sahipsiz bırakılırsa, yıpratılacağı gerçeği saklıdır.

Haçlı-Yahudi ortaklığı ile Filistin’de yapılan zulmü; grup toplantılarında heyecanla anlatan ve bir vaiz üslûbuyla İsrail’e lânetler-beddualar yağdıran ama, Meclist’en İsrail’i kınama kararı çıkaralım teklifini reddettiren, BOP Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Dindar Cumhurbaşkanı” tarifini hatırladım, utandım!..

Hatırlayınca da; sağlığında ve ölümünden sonra, dinsizlikle “ittiham” olunan ama Peygamberimiz (s.a.v.)’in türbesini yıkmak isteyen Suudiler’e; “Bir tek taşına elinizi sürerseniz, askerimle aşağı inerim” diye telgraf çeken ve Filistin’le ilgili, Peygamberimiz (s.a.v)’in buyruğuna uymak için; “Hemen şimdi kanımızı dökmeye hazırız” diye, seksen yıl önce Meclis’te kükreyen Türk’ü, Atatürk’ü hatırladım. İki kere daha utandım!

Yaşar Nuri Öztürk; "İman, imkân yaratır. Ama imkân, iman yaratmaz". Kurtuluş Savaşı’nda, imkânımız yoktu ama imanlıydık, kazandık. Şimdi her imkânımız var ama îman nerde?!” diye soruyordu. Ve Mehmet Akif; “Eeeey dipdiri meyyiiit! İki el bir baş içindir / Sahipsiz milletin batması haktır / Sen sahip olursan bu millet batmayacaktır.” diye uyarmıştı.


 
Mustafa ASLAN / tokkali@gmail.com / 11/01/2009




* * * * *




TÜM oluş ve erişlerin, tüm zaferlerin iki temel dayanağı vardır: İman ve imkân.


İmanla imkânın ilişkisi çok esrarlı bir ilişkidir. Tarihi yazanlar, ama daha önemlisi tarihi yaratanlar bu esrarlı ilişkinin vücut verebileceği sonuçları çok iyi tahmin edebilen insanlardır.

Tarih yaratmak, imanla imkân ilişkisini iyi tahlil etmeyi, değerlendirmeyi kaçınılmaz kılmaktadır.

Üzerinde olduğumuz konu açısından, sadece Tanrı'nın değil, tarihin de imzaladığı gerçek şudur:

İman yoksa imkân hiçbir işe yaramaz; ama iman varsa imkânın azlığı zaferi engelleyemez.

Daha açık ifade edelim:

İman, imkân yaratır ama imkân iman yaratmaz. Tam tersine, imkânın bolluğu, imanı zaafa uğratabilir. Çünkü imkân bolluğu gevşeme, pelteleşme, gurur ve yozlaşma getirebilir.

Tarih yaratanların en büyüklerinden biri olan Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a, dümeni bozuk, çürük bir tekne yerine, güvertesinde hizmetçilerin dolaştığı görkemli bir vapurla gitseydi, mayalandıracağı savaş Kurtuluş Savaşı değil, İngilizlere manda olma savaşı olurdu.

İman varsa imkânın azlığı ilave kuvvet oluşturur. Yani iman varsa imkânın azlığı güce dönüşebilir. Güçsüzlerin gücünün korkutması bundandır.

Türkiye, Atatürk'ün ölümünden itibaren imkân yiyenlerin yönettiği ülke oldu. Büyük bir imkândı yedikleri. Öyle bir imkân ki, bugün hâlâ, kendisine sövenleri bile lütuflandırmaya devam ediyor.

Atatürk, çok büyük bir imkân yaratmıştı. Ona en küçük bir ekleme yapılsaydı Türkiye bugün Japon mucizesini geride bırakmış olacaktı. Ama hiçbir ilave yapılmadı. Çünkü Atatürk sonrasındakilerin hiçbirinde yaratıcı diyalektikten nasip yoktu. Hepsi imkân yiyici, hazırcı idi. Türkiye'de imkân yiyenlerin dincisi ve liberali ile geldikleri ve ülkeyi getirdikler yer ortadadır. Bunlarda yaratıcı iman olmadığı için sürekli imkân yediler ve tükendiler.


Yaşar Nuri Öztürk / haberturk.com / 11.06.2009

Devamını gör...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

AÇILIM AZDIRDI!














HABER ÖZET OLARAK ŞÖYLE:
"Cumhurbaşkanı Gül’ün şifreli söylemlerle kamuoyuna duyurduğu, AKP’nin inatla sürdürdüğü ’açılım’ bölücü teröristleri kudurttu.

Fransız gazetesi Le Monde’a Kandil Dağı’nda röportaj veren Murat Karayılan önce akıl almaz isteklerde bulundu, ardından da Türkiye’ye tehditler savurdu. Terörist sayısını artırırmış! KarayIlan, “TSK silah bıraksın. Türk devleti bizden özür dilesin. AKP samimi olduğunu kanıtlasın. Başkanımızın (bebek katilini kastediyor) yol haritasını kabul edin. Diyalog gerek. Taraflar birbirini affetmeli. 7-8 bin adamımız var. Gerekirse bu rakamı kolayca yükseltebiliriz” dedi.

Açılım meyvelerini veriyor! İktidarın açılım projesi bölücüleri kudurttu..." (16/08/2009 / Yeniçağ Gzt.)

MADEM BÖYLEYMİŞ, O HALDE ŞUNU UNUTMAYIN:
Şunu iyi bilin ki; bu ülke ve bu cumhuriyet hakkında son sözü söyleme yetkisi gelip geçici hükümetlere değil, sadece ve sadece bu millete aittir! Milletin rızası hilafına söylenecek ve verilecek hiç bir sözün bu millet nezdinde bir kıymeti yoktur!

Aşağılık bir emperyal çıkar için gönüllü maşa olmaya amade olmak da her insanın harcı değildir!
 
Bütün bir geçmişi bir anda inkâr edip, yabancı bir güçten destek alarak bize çemkirenlerin asıllarını ve nesillerini sorgulamak artık bizim için bir farzdır. Merhametine sığınarak asıllarından dönenleri hor ve hakir görmeyi kendine ayıp sayan bu millete reva görülen bu şerefsizlik, bu milletin unutacağı bir şey değildir! Geçmişte olduğu gibi, bugün de en aşağılık işlerde baş göstermeyi marifet sayan ve bundan bir menfaat sağlayabileceğini zanneden gafiller, sattıkları şerefleri karşılığında kendilerini satın alanların kapısında bir köpek dahi olamayacaklarını elbette bilmiyorlar!
Tarihin sayfalarını defalarca işgal eden bu gibi şerefsizler, uğrayacakları akibeti bilemeyecek kadar akılsızlarsa, bunda bizim bir dahlimizin olmadığı açıktır. Öyleyse bekleyelim, zeval bulsunlar!

*Haberin tamamını okumak isterseniz yazı başlığını tıklayınız

Devamını gör...

12 Ağustos 2009 Çarşamba

MESELEYE BİR DE BURADAN BAKMALI
















"Siyasi bir simge" olarak değil, "inançları gereği" "türban" takan vatandaşlarıma:

Bu konuda "ısrarcı" olunmadan önce şu iki hususun hatırlanmasında yarar görüyorum:

1- Artık her aklı selîm sahibi insan kabul eder ki; Türkiye Cumhuriyeti'ni zora sokacak, milli birliği dağıtmaya yönelik ne varsa kullanmayı boynuna borç bilen zihniyet, bu durumu da fırsat biliyor ve bu işin peşine düşüyor!

Burada ne şuradan, ne buradan örnekler vererek konuya açıklık getirmeye uğraşacak değilim, ancak samimi bir şekilde inanan ve "TÜRBAN TAKMAM GEREK" diyen insanlara buradan seslenmek istiyorum:
Hangi neden vatanın emniyet ve selametinden daha önemli ve hangi günah bu vatanı bölmeye azmetmişlerin fitnelerine alet olmaktan daha ağır olabilir?!!!"Bakın Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri yüzyıllar öncesinden bize nasıl sesleniyor:"Fitne zamanında yürüyorsan, durmalısın.

Konuşuyorsan susmalısın.

Ayakta isen oturmalısın."


Şimdi bir daha soruyorum: Bunu "takmazsam" günaha girerim diyorsunuz. Yani "şahsen" günah kazanırım diye düşünüyorsunuz. E, peki bütün bir vatanı kasıp kavuran bir "fitne"ye alet oluyor olmanın günahı ne kadar büyüktür, bunu hiç düşünmüş müydünüz?

2- "İnançlar"ın insan için önemini burada tartışacak değilim. Zira "inanç" insanın "özü" ile ilgili bir iştir! İnsan, şu veya bu şekilde, şuna veya buna "inanabilir"! Bu konuda hürdür! Kimse buna bir kısıtlama getiremez. Ancak ne var ki, bir toplum içinde yaşayan insan "genel kamu menfaatine" yönelik olarak düzenlenmek "zorunda" olan ve "toplumun huzur ve dirliği" açısından kapsayıcı, eşit ve "sınırlayıcı" bir özgürlük anlayışını baştan kabul etmek durumundadır! "Homojen" bir yaşam tarzının hakim olduğu bir "toplumsal yaşayış tarzı" hem demokrasiye hem de insanlığın geçmişten bugüne gösterdiği gelişmeye aykırıdır! Böyle bir "homojenite"den bahsetmek, insanlığın ve insanın tabiatına aykırı bir durumdur!

"Devlet" kendi kanunlarını koyar ve bu kanunları koyarken her ne kadar umuma mal olmuş kimi adet ve alışkanlıkları dikkate alsa da, bu "dikkate alış" hiçbir zaman devletin kuruluş gayelerinin üzerinde olamaz! Bu nedenle dini bayramlar "resmi tatil" olarak ilan edilebilir ama toplumun değişik kesimleri tarafından farklı farklı yorumlanan kimi "dini inanışlar"ın içinden bazıları seçilerek bunlara "hakim dini anlayış" yorumu yapılarak bu bir "kanun maddesi" haline getirilemez!

Kısacası: "İnanç gereğidir" denilerek toplumu oluşturan fertlerin bir kesimini ilgilendiren kanunlar/yasalar çıkarılamaz! Şayet çıkarılıyorsa, bu kanunlar toplumunun tamamına "şamil" olamayacağı/olmayacağı için "kanun/yasa çıkarmanın" ruhuna aykırıdır ve şayet çıkarılıyorsa da bu anlayışla çıkarılacak bir kanun ancak "imtiyaz" olabilir ki, bu da hem anayasaya aykırı bir durum, hem de demokratik toplum anlayışını yıkan bir yaklaşım olur! Bu nedenle, toplumsal menfaat, barış ve refahı amaçlayan bir hukuk devletinde "imtiyaz"ların yeri olamaz!

Oluyorsa ya da olmalı diyorsanız, o halde rejiminizin adını değiştirmek zorundasınız!

Karar sizin!



(01.05.2008)

Devamını gör...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

"Cumhuriyetimizin ilk sözü ‘Laiklik’ değildir"


















Ekim 03, 2007


*....İsterseniz sözü burada Rahmetli Atilla İlhan’a bırakalım:

“-Cumhuriyetimizin ilk sözü ‘Laiklik’ değildir, laiklik Gazi hasta yatağındayken 1937’de anayasaya girmiştir. Cumhuriyetimizin ilk sözü nedir biliyor musunuz: Kahrolsun Emperyalizm!...

Evet, Türk bu rekabeti “kabul” etmekle zâten “Kahrolsun Emperyalizm” demiş olur.


Sıra, Emperyalizm’in nasıl kahredileceğine gelir. Bunun yolu kültür köklerinden kopmadan yâni Emperyalizmin “kavramlar tuzağına” düşmeden, yani Çanakkale ve Milli Mücadele ruhuyla okullara, fabrikalara, tarlalara koşmakla olur.


Türk milleti “Kahrolsun Emperyalizm” dediğinde ve bunda samimi olduğunu gösterdiğinde Amerika kıtasından Asya’nın en doğusuna, Afrika’nın en güneyinden ihtiyar dünyanın en kuzeyine kadar her coğrafyadan müttefikler bulacak, dünya derin bir nefes alacaktır. Çünkü bu dünya Emperyalizmin kurduğu bir dünyadır ve bu dünyadan hiç kimse memnun değildir.


Emperyalizmin kurduğu bu dünyada, nüfusun yüzde 80’i sağlıksız evlerde oturmakta, yüzde 70’i okuma yazma bilmemekte ve açlık sınırı altında yaşamakta, sadece 60 milyon insan dünya servetinin yüzde 60’ını zimmetine geçirmiş bulunmaktadır.Emperyalizmin kurduğu dünyada her yüz kişiden sadece biri üniversite mezunudur ve bu dünyada milyarlar susuzluktan, milyonlar salgın hastalıktan kırılmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu dünyayı kuran emperyalistler kitleler üzerine atom bombaları atmakta, düzenlerini sürdürebilmek için ülkeleri işgal edip milyonlarca kişiyi öldürebilmekte, ülkelerin içlerini darbeler, kardeş kavgaları ile karıştırarak ve demokrasiyi hırsızlıklarına bir maymuncuk yapıp kendilerine biat eden yönetimleri işbaşına getirmektedirler.

Dünya, “Yeni bir Dünyaya” muhtaçtır ve mevcudundan daha iyi “Yeni Bir Dünya” kurabilecek tarihi kökler ve genler, bizde, Türk milletindedir. Herkesin Türk’le bir meselesi işte bunun için var.


* * *


Öyleyse Türk Milleti'ni selamete çıkaracak milli bir hareketin amacı; köklerimizden kopmadan, emperyalizmin "kavramlar tuzağına" düşmeden, Çanakkale ve Milli Mücadele "ruh"unu asla kaybetmeyerek, okullara, tarlalara ve fabrikalara koşma'yı "yeniden" sağlamak olmalıdır!



(*) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=890

Devamını gör...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

TÜRK KADINLARINA...


Tarihin akışı Türkleri kendine yeniden getirecek gibi görünüyor.
Bir takım batıl inançları sanki müslümanlığın gereği buymuşçasına bu millete dayatmaya çalışan zihniyet, Türk kadınlarının ikinci sınıf, güçsüz ve aciz olması için olanca gücünü harcasa da, binlerce yıllık geleneklerinde daima erkekleriyle yanyana ve omuz omuza olmuş, at binmiş, ok atmış, kılıç kullanmış, mertlikte ve yeri geldiğinde sertlikte erkeklerinden asla geri kalmamış kadınlarımız, elbette ki kanlarının gereğini yapmada bugün de tereddüt etmeyeceklerdir.

Hangi hain düşünce onları bu olağan görevlerinden alıkoymayı umarsa umsun, kadınlarımızın bugünkü aldıkları tavırlar, Türklüğün binlerce yıldan bugüne kadar devam edip gelen milli terbiyesinden beklenen bir neticedir. O halde, asırların bozmaya güç yetiremediği bu gerçekleri göremeyen bir takım ahmakların başlarını Türklüğün yalçın kayalarına çarpmalarından biz sorumlu olmayacağız!

Türklüğün sarsılmaz gücünü nesilden nesile aktaran, şehadet mertebesini hak edebilecek evlatlar yetiştiren, gerektiğinde kendisi de vatanı için 'erkekçe' döğüşerek can verebilen bütün Türk analarına ve böyle bir analık vasfını daima içlerinde taşıdıklarını iyi bildiğim bütün genç kızlarımıza, en derin hürmetlerimi sunmaktan bir Türk evladı olarak şeref duyuyorum.


15-06-2007

Devamını gör...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

EVET, BİR "SORUNUMUZ" VAR!
















Asıl sorun nedir ve sorumluları kim midir?

Mustafa Kemal Paşa gibi büyük bir adamı hakkıyla anlayabilmek kapasitesinden yoksun olan bütün siyasi iktidarlar ve onların mensuplarıdır!

1938'den sonra, kendilerine tertemiz bir şekilde bırakılmış "başı dik, alnı açık" Türkiye Cumhuriyeti'ni, "milletinin gücünü" küçümseyerek ve "batının gücü"nü daha yüksek görerek ve bu korkaklıkla, her hâl ve şartda "bir tatsızlık çıkarmamak uğruna" kendi meşru haklarımızı dahi dile getirmekten çekinenlerdir!

İşte böyle, çekine korka memleketin kimlerin eline geçmesine sebeb oldukları da malumunuzdur!

"Milletinden başka büyük tanımayacaksın, milletinin gücünden başka da bir güce dayanmayacaksın, ölüyor olsan kimseye el açmayacaksın! şayet bilebilirsen; bu aziz vatan ve üzerinde yaşayan milletin seni hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç etmeyecek kadar zengin, güçlü ve buna 'muktedir'dir"

Yerlerde sürüklenerek, şeref ve haysiyeti beş paralık edilmek istenen bu büyük millet'i elinden tutup kaldırarak medeni milletler içerisinde söz sahibi yapan ve kendisini övenlere: "Böyle bir sıkıntılı bir anda beni ortaya çıkaran bu millet değil midir? Beni de bir Türk anası doğurmadı mı? Öyleyse bunun şerefi bana değil bu millete aittir" diyebilecek kadar da tevazu sahibi olan bu büyük insanın o çok önemli fikirlerini iyice içimize sindirmeden bu belalı durumdan çıkmanın başka bir çaresi yoktur!

Öyleyse;

Memleketin şerefi ve namusu böylesine ayaklar altına alınmışken, bu genel şerefsizliğin yıkıntısı ve ezikliği altında, her TÜRK'üm diyene de bir pay düşer! Millete önderlik etmek üzere yola çıkmış insanların herhangi bir mazerete sığınmak gibi bir "lüks"leri yoktur! Netice değişmedikçe bütün söylenenler boştur! Bu milletin önüne bir iddia ile çıkmak basit bir iş değildir! Sözünde duramamak durumunda isen ve "bazı hususların seni aştığına" inanıyorsan ve her şeyden önemlisi, "samimi" isen milletinden özür dileyecek, işgâl ettiğin makamdan derhal çekilecek ve sıradan bir vatandaş gibi gücün yettiğince millet adına mücadeleye devam etmek istersen edeceksin! Yoksa durumu, "mış" gibi yaparak idare etmeye kalkışırsan bu millet sana her an ummadığın bir cevap verebilir ve öylece ortada kalakalırsın!

Bundan sonra ne mi yapacağız?

Ne yaptık da bu hale düştük? Önce onu sorgulayacağız!



Yani:
Bize yepyeni, ipoteksiz ve müstakil bir şekilde miras bırakılan bu mukaddes vatanın kıymetini ne yazık ki bilemedik! Bizler bu bin bir türlü nimetlerle dolu olan bu vatanda, bizi bizden olmayanları başımızda tutup yükselttiğimiz için, bugün yarı aç yarı tok yaşamaya mahkum bir şekilde, adeta kömürlüklerde yatıp kalkarken, onlar ve efendileri bizim sırtımızdan saraylarda yaşıyor ve bize hükmediyorlar! Allah'ın bahşettiği akıl nimetinden, bilgiden, bilimden, tarihten bîhaber yaşadık. Gün geldi; kimimizi sağcı ettiler, kimimizi solcu! Sen sünnisin dediler, sen de alevi...dediler de dediler! Ne olduğunu çok iyi bildikleri gücümüzle bize birbirimizi kırdırdılar! Çünkü bu millettin sahip olduğu cevherler birleşmemeliydi!

Bilirsiniz; bakır ve kalay yumuşak cevherlerdir! Ama yüksek bir ateşte bir arada erirlerse TUNÇ gibi sert ve dayanıklı bir maden haline gelirler!

TUNÇ olmak gerekli ama ben bakır olarak kalmak istiyorum demek gibi bir abeslikte inada hâlâ devam etmeyeceğiz! Bunda ısrar edenlere: Hangi paye, hangi makam ve hangi bedel vardır ki, bu vatana sıradan bir nefer olarak bile hizmet edebilmek şerefinden daha üstün tutulabilsin! diyeceğiz.

Öyleyse; Mustafa Kemal Atatürk’ün yaktığı o yüksek milliyetçilik ateşiyle yeniden bir araya gelip eriyecek ve TUNÇ haline, yeniden TUNÇ BİLEKLİ TÜRKLER haline geleceğiz.



Var mı başka yolu!




Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.