Milli Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milli Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2018 Cumartesi

Bir jet kazasının ardından...



Haberlerde "jet kazasında hayatını kaybedenlere veda töreni" naklen veriliyor.
Kolay değil, ateş düştüğü yeri yakıyor.
Allah sabırlar versin.
Ölüm bir şekli ile her kula erişiyor netice olarak ama "sosyal statüye göre muamele" de alabildiğine devam ediyor.
Eskilerin dediği gibi:

"Yedi köye dert olur ağa çıbanı, fukaraya niye öldü sorulmaz."

"Gelinliğini bir hafta önce özel uçağı ile Paris'ten alıp gelen" merhumenin yanında bir de, bir dostumun naklettiği şöyle bir yaşanmış hikaye var:

"Evlenen, Pozantı'nın Ömerli köyünden fukara bir yaşlı karı-kocanın öksüz-yetim torunu.
Adettendir, gerdeğe girecek delikanlıyı arkadaşları sırtına yumruk vurarak kapıdan içeri sokarlar. Fakat onun sırtına yumruk vuran da olmamış.
Nenesi:

Devamını gör...

27 Haziran 2016 Pazartesi

Bir kitap ve düşündürdükleri...


“Batı’nın üstünlüğü”nü kabul etmemizin üzerinden herhalde şöyle böyle iki asırdan fazla bir zaman geçmiş olsa gerek. Kendi kültürünü dolaş dokuz ede ede nihayetinde ipin ucunu da kaybeden bu toplum, karman çorman olmuş bir örgü çilesine dönen bu kültür yumağını sabırla çözmeyi faydasız bulmuş olmalı ki, o zamandan bu yana Batı’dan gelen her ne varsa ona “şifalı ot” muamelesi yapmayı ve kendini bu şekilde sözümona “rehabilite” etmeyi “tek yol” olarak görmeye devam ediyor. 

Bu satırları bana yazdıran şey ise son zamanlarda "sosyal medya"da yeni bir "heyecan dalgası" yaratan, Japonya'da başlayıp dünyaya yayılan "minimalist yaşam tarzı"na dair yoğun paylaşımlar ve ‘yeni bir şey var mı?’ diye geçenlerde göz attığım bir kitap satış sitesinde rastladığım bir kitaptır: 

Devamını gör...

20 Nisan 2016 Çarşamba

Böyle buyurdu gafil!..



Geçenlerde, youtube kanalında rastladığım bir videoyu izlerken ilginç bir hadiseye denk geldim: 

Uzaktan kalıbına baktığınızda eniyle boyuyla adam görüntüsü veren ve kendine iftiharla peygamber olarak kabul ettiği o yüce şahsiyetin aslında birinci sınıf bir devrimci olduğundan bile bîhaber bir "muhafazakâr?" ve ayrıca da "Osmanlıcı" olmakla kendini öne çıkaran biri, İstanbul'un bir yerinde, bir salon dolusu gence bir konuda konferans veriyor ve konuşmasının bir yerinde:

"Bakın gençler; ben şimdi burada konuşuyorsam bunu atamız Fatih Sultan Mehmet'e borçlu değil miyim? O burayı almamış olsa, ne ben, ne de siz burada olacaktınız. Ve burası muhtemelen şu an Yunanlıların elinde olacaktı, düşünebiliyor musunuz?..." 

diyor. Bunu derken de bir yandan gayet manidar bir şekilde kafa sallıyor, diğer yandan da gözlerini kısarak izleyicilerine hüzün bakışlar atıyor!...

Devamını gör...

14 Ağustos 2014 Perşembe

"Ne mutlu Türküm" sözü kime söylendi?


"Sen ne mutlu Türküm diyene dersen oradan biri çıkar, o da ne mutlu Kürdüm diyene der" diyerek asırlık cumhuriyet ağacının gövdesine balta sallayan Erdoğan gibi, Atatürk Türkiye'sinin 1930'lu yıllarda kaldığını; "CHP, 30'lu yılların CHP'si değildir. Artık bunu herkes kafasına soksun" mealinde sözler söyleyen "Neo-CHP"nin genel başkanı Kılıçdaroğlu da böylece, artık bu cumhuriyetin "eskidiği" konusunda Erdoğan'la aynı ortak paydada buluşmuş oluyor.

12 Eylül sonrası siyasi hayatla beraber dillendirilmeye başlayan "bu ülke hepimizin" söyleminin altında yatan sinsilik, AKP iktidarı ile beraber "Türk, Kürt, Abaza, Laz, Çerkez...vb." söylemine döndü. Buradaki amaç her ne kadar Türk milletini etnik aidiyetlere indirgeyerek ufalamak ise de, biz bugün bu konuyu ele almayacağız. Bunun yerine, Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" sözünü hakikatte hangi maksatla söylediği üzerinde duracağız. Çünkü, onun bu sözü bugünlerde asimilasyoncu, ırkçı ve "faşistçe" bir söz olarak anlaşılıyor, dağlardan taşlardan söküldüğü gibi devlet dairelerinden de kaldırılarak diğer onlarca(!) etnik unsur bu sayede rahatlatılmış
(!) oluyor!

Konuya şu soruyu sorarak girelim: 

Devamını gör...

11 Kasım 2010 Perşembe

Havanda "hava" dövmek!

"Mübtelâ olmak", malûm; "kötü" ama aynı zamanda insana "keyif" veren bir şeylere düşkün ve bağımlı olmak anlamında kullanılan eski bir deyiştir. Bu durum insanda, sigara, alkol, uyuşturucu vb. maddelere "bağımlılık" şeklinde tezahür edebileceği gibi, ruha yerleşmiş ve onun "fikrî" yapısını alttan alta bozan manevi bir virüsün etkisi altındaki ruhların gösterdikleri "davranış" şeklilleri olarak da kendisini gösterebilmektedir. Bu duruma; "öğrenme ihtiyacı" içinde olmamaya müptelalık, "dinlememek" müptelalığı, "bildiğinden şaşmamak", kendisine bir şeyler anlatmaya çalışan birini "önemsememek" ve "karşıdakinin bilerek ve isteyerek, saygısızca sözünü kesmek" vb. gibi müptelalıklar örnek olarak verilebilir. Bunların müptelası olmak, insana her ne kadar "keyif" verse de, bu keyfin zararı, mesela sigara içmek gibi, sadece içene zarar veren bir "hâl" değil, kendisiyle beraber etrafındakileri de "yıkan" bir "hâl"dir.

Şimdi gelelim bunları niye yazdığıma: Zaman zaman "memleket meseleleri" ile ilgili düzenlenen toplantı ve sohbetlere katılıyoruz. Özellikle de memleketin içinde bulunduğu şu "olağanüstü" dönemde, bir "çıkış yolu"  

Devamını gör...

26 Ekim 2010 Salı

İşte Atatürk'ün gerçek sesi

Atatürk'ün daha önce hiç duymadığınız gerçek sesi ve görüntüleri ortaya çıktı.



Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliğiyle hayata geçirilen "Osmanlı İmparatorluğu, Cumhuriyetin İlk Yılları ve Atatürk'e ait yazar tabanlı filmlerin restorasyon" projesinin tanıtımı yapıldı.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Bu kayıtlar uzun süreden bu yana üniversitede duruyormuş sonra bunların restore edilmesi konusundan bir anlaşma yapma ihtiyacı doğdu. Telif Hakları Sinema TV Genel Müdürlüğümüzle üniversitemiz arasında böyle bir işbirliği ortaya çıktı" şeklinde konuştu.


Bu görüntüleri daha önce çizgili ve cızırtılı izlediğini kaydeden Bakan Günay, "Ama bu kez sanki yeni çekilmiş bir yapım gibi son derece net bir şekilde ögreneceğiz " dedi. Günay, "Toplumun geçenlerde çok ilgisini çekti. Atatürk'ün gerçek sesine ulaşıldı diye. Doğru. Yani biz Atatürk'ü 10. Yıl Nutk'unda o tiz sesle dinlemeye alışmışız. Halbuki hepimizin ses tonuna benzeyen ortalama bir ses tonuyla meclise hitabı var " diye konuştu.


DHA

Devamını gör...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Referandum sonucunu okuma kılavuzu!

Malûm; aylardır ülkenin gündemini işgal eden "referandum stresi"ni 12 Eylül pazar günü yapılan oylama ile atmış bulunduk. Bu konuda elbette çok şey yazıldı, çok şey çizildi ama aşağıdaki makale kadar da durumumuzu anlamamızı kolaylaştıranına ben şahsen rastlamadım. Fikirlerden ziyade kişilere bağlanmak gibi, kökü çok eskilere dayanan bir hasleti(!) hala içimizde yaşatmayı sürdürdürdüğümüz için kendimizle ne kadar iftihar etsek azdır. Bundan dolayı da başımıza ne gelirse gelsin, bu mertlik ve yiğitliğimiz karşısında hiç bir önemi yoktur. Çünkü; sevdik, inandık, söz verdik, sözümüzün arkasında durduk, arkasında durduklarımızın başını göğe erdirdik ama biz battık, yine de kuyruğumuzu dik tuttuk elhamdülillah!

Buyrun:

Devamını gör...

6 Şubat 2010 Cumartesi

"SAYIN GENERAL!.."

“Sayın General!..”


Ardı ardına ortaya atılan iddialarla ambale edilen zihinlerin en güvendiği dağlara lapa lapa karlar yağdırılırken, yağan karın tutması için gerekli alt yapı da gayet ustaca tezgahlanıyor. 

Cumhuriyeti kuran iradenin zamanında ortaya koyduğu ilkeleri ve çizdiği rotayı bir nebze bile olsun merak edip anlamaya çalışmaya dahi tenezzül buyurmamış olanların işgal ettikleri makamlarla beraber kendilerini de düşürdükleri durum içler acısıdır. 

Emaneti ehil ellere teslim etmeyi bilememenin ve bunu hafife almanın faturası da bir gün elbette önümüze konacaktı ve işte o gün de geldi çattı!..

Dikkatinizi çekiyor mu bilmem; cumhuriyetin temel değerlerinin çağdışı kaldığı iddiasını kendilerine dayanak yapanların tacizkâr saldırıları karşısında acze düşürülmek istenen ordu mensuplarımız, iddia edildiği gibi olmadıklarını ispat için habire TV Kanallarında boy gösteriyor ve karşılarındaki ne idüğü çoktan belli olmuş olan bir takım bey(!)lerin küstahça sorularına cevap yetiştirmeye çalışıyorlar. 

Adam ağzını kaldırarak mağrur bir eda ile söze şöyle başlıyor: “Sayın Generâl!…” 

Devamını gör...

1 Aralık 2009 Salı

Müdafaa-i Hukuk nedir?

Mustafa Kemal Palaoğlu, Müdafaa-i Hukuk anlayış ve örgütlenmesini özünden kavrayan ve bu kavrayışı en açık biçimde ifade eden aydınların başında gelir. Müdafaa-i Hukuk Saati adlı yapıtındaki saptamalar, bu hareketin gerçek niteliğini ortaya koyan belirlemelerdir. Palaoğlu, Müdafaa-i Hukuk'u şöyle tanımlar: 'Müdafaa-i Hukuk, devlet kuran, hatta kendisi bizatihi devlet olan bir milli mücadele hareketidir. Siyasi bir harekettir. İstanbul'daki fırkaların ve o anlamda particiliğin dışında ve üstünde, kendisi başlı başına siyasi bir harekettir. İçinden iki meclis (Osmanlı meclisi ve TBMM), bir meclis gurubu ve bir siyasi parti (Halk Fırkası) çıkarmıştır...


Müdafaa-i Hukuk bir ideolojidir, onun dinamik niteliği de budur; bir dünya görüşü, bir yaşam biçimidir. Müdafaa-i Hukuk bir kamu vicdanı hareketi, bir namus hareketidir: Buna Müdafaa-i Hukuk ruhu diyoruz. Atatürk bu ruhu 'milli vicdan' ve onun oluşturduğu cepheye 'namus cephesi' diyor. Müdafaa-i Hukuk bir hareket, bir eylem. O ruh, yerel ya da bölgesel hareketleri başlatıyor... Müdafaa-i Hukuk bir örgüttür. Dağınık,

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.