Türkiye'nin demokrasisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye'nin demokrasisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2018 Salı

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (V)


Serinin son yazısını aşağıda dikkatlerinize sunuyoruz. Bundan sonrasını takdir, artık okuyucunundur...

* * *
-Flood serimizin bir önceki bölümünde, Kemal Kılıçdaroğlu tarafından çatı aday gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun nasıl aday gösterildiğine dair bazı ilişkiler ağını size sunmuş, 15 Temmuz sürecini ise Kılıçdaroğlu’nun doğru okuyamadığını ve bu nedenle sonrasında hatalı konumlandığını ifade etmiştik.

-Verilen tüm “küresel desteğe” ve medya gücünün adeta önüne serilmesine rağmen parti içi direnişi bile zar zor aşmış görünen Kılıçdaroğlu’nun istenilen seviyeye gelememesi –ki yanlış anlaşılmasın-istenilen iktidar olması değildir..

-Bunun bir de sonucu olacaktır ve sonuçta yaşananlar küresel dizayn edicileri Kılıçdaroğlu isminin yanına bazı soru işaretleri koymaya iter..

-Ancak araya giren bazı “hatırlı kişiler”, küresel dizayn edicilerin Kılıçdaroğlu için son ve yeni bir kredi açmasını sağlarlar….

-Ne tesadüftür ki 1 Mart Tezkeresi sonrasında Erdoğan’ın üzeri çizildiğinde ABD’de özel temaslarda bulunan ve ABD’li yetkililere“Erdoğan’ı harcamayın kullanın” diyen isim olan Cüneyt Zapsu, Kılıçdaroğlu’nun 183 numaralı kurucusu olduğu TESEV’in YÜKSEK DANIŞMA KURULU üyesidir..

Devamını gör...

21 Şubat 2018 Çarşamba

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (IV)





BÖLÜM VI

-CHP'de "DERİN DİRENİŞ" başlamıştı ve ilk hedef Kılıçdaroğlu'na ilk "Kaybettikleri mevzii" olan Meclis Grup Başkanvekilliğini geri kazanmak olacaktı...

-Bu mevziyi kazanarak hem parti içerisindeki etkinliklerindeki azalmayı minimize etmeyi hedefleyen hem de "ilerisi için düşündükleri" isimlerden birisini yavaş yavaş ön plana çıkarmayı planlayan Baykal ekibi, Muharrem İnce ismi üzerine yoğunlaştılar...

-Bu "Direniş Stratejisinin" ilk adımı olacaktı... Ve Baykal-SAV ikilisi parti içindeki tüm ağırlıklarını kullanarak Muharrem İnce'nin yapılan seçimde 3 grup başkanvekilinden birisi olarak seçilmesini sağladılar... İlk mevzi geri kazanılmış, "direnişin" ilk hattı kurulmuştu...

-Şimdi sırada ikinci adım vardı. CHP Haziran 2011 seçimlerinden %25 oy ile ana muhalefet partisi olarak çıkarken medya bunu bir önceki seçimlerde alınan %20 oy üzerinden değerlendirerek yine bir "başarı öyküsü" yazma çalışmalarına başlamıştı.

-Seçim öncesinde Kılıçdaroğlu "%30 alamazsam istifa ederim" demiş ve kendisini bağlamıştı. Küresel güçlerin desteği, Baykal etkisinin minimize edildiği ve tamamen kendi yaptığı liste ile medya gücü ile %30'u rahatlıkla alacağını düşünüyor bu güvenle bu beyanatları veriyordu...

Devamını gör...

18 Şubat 2018 Pazar

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (III)





Evet, CHP'nin yakın tarihine ışık tutan bu ilginç yazı dizisine, bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz:

BÖLÜM V

-Evet Kılıçdaroğlu YEŞİL GLADİO'nun desteği ile gündeme getirdiği baskın olağanüstü kurultayı blok liste şeklinde yapmıştır ve PM ile MYK'daki BAYKAL -SAV ekibinin ağırlığını büyük ölçüde kırmıştır... Ama henüz gerçek mânâda başarabildiği bir şey yoktur...

-Kılıçdaroğlu arkasından rüzgar estirilmektedir ancak küresel güç odakları Kılıçdaroğlu'nun acilen somut bir başarıya yahut başarı algısına ihtiyacı olduğunu çok iyi bilmektedirler...

-Ve Baykal-Sav ikilisinin PM ve MYK etkisini kıran Kılıçdaroğlu için fırsat hemen önündedir: "Referandum". Özellikle HSYK'nın yapısının değişmesinin gündemde olduğu bu referandumda AKP "Evet" kampanyası yürütürken, Kılıçdaroğlu CHP Lideri olarak ilk seçim maratonuna başlıyordu...

-Referandum sonuçları açıklandığında sandıktan % 57,88'si "Evet", % 42,12'si "Hayır" şeklinde sonuçlar çıktı. AKP yeni Anayasa'yı kabul ettirmiş, Erdoğan 2.kez balkon konuşmasını yapmıştı. Ancak AKP'nin bu zaferinin hemen ertesi gününden itibaren tuhaf bir durum ortaya çıkacaktı.


Devamını gör...

11 Şubat 2018 Pazar

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (II)




Gazeteci Celal Eren Çelik tarafından kaleme alınan ve kendi twitter hesabı olan @yazparov'da yayınladığı "İçeriden Fethedilen Kale: CHP" başlıklı "flood"larını, önemine binaen bir araya getirerek bir önceki sayfada yayınlamıştım. Yine aynı hesap tarafından yayınlanan ikinci paylaşım dizisini de burada, yine aynı nedenle okuyucunun dikkatine sunuyorum. 

BÖLÜM: III

 -Flood serimizin yayınlanmasının hemen ertesi gününde ismini burada veremeyeceğimiz, ancak Sn.Uğur Dündar'ın çok yakın çevresinde olan ve çok güvenilir bir kaynak bize ulaşarak floodda Uğur Bey ile ilgili geçen bölümle ilgili bilgilerini aktardı...

-Kaynağımız, floodumuzda yazdığımız Kılıçdaroğlu-Fırat ve Kılıçdaroğlu-Gökçek düellolarının planlama ve yayınlanmasından Aydın Doğan'ın zerre kadar haberi olmadığı gibi yayınlardan da son dakikada haberdar olduğunu belirtti...

Devamını gör...

11 Temmuz 2017 Salı

Sihirbazın eline değil, perdenin arkasına odaklanın

Bu hatayı ülkedeki SOL siyasete hep yaptırıyorlar!

Ülkeyi "Kürtçülük siyaseti" ile kaosa sokmayı amaç edinenler, sanki bütün "Güneydoğu'halkı "Kürtçü" siyasetten başkasına destek vermez" gibi bir varsayımından hareketle, bu illegal siyaseti CHP'nin başını çektiği SOL'a yamamaya çalışıyorlar!

Böyle olunca da, "Atatürk'e bağlı sol", ya da Atatürkçü bir sol siyasete karşı durmayacak önemli bir muhafazakâr kitle, işte bu yüzden CHP'den uzak duruyor!

Şimdi CHP'ye düşen iş, bunun hesabını yapmaktır: Oy almadan madem olmuyor ise, hangi kesimin oyuna talip olmak daha akıllıca?..

İşte, bu anlamda aşağıda paylaşacağım twitler, benim de prensip olarak yerinde ve doğru bulduğum "ADALET YÜRÜYÜŞÜ"nün altyapısı ve ne yöne evrilebileceği ile ilgili önemli tespitler içermektedir.

Devamını gör...

10 Mayıs 2015 Pazar

Kenan Evren ve "darbecilere hakaret yükselen trend", onu anladık da, işin bir de bu yanı var...



"Ölse de kurtulsak" diye beklediklerimizden biri daha gitti. Fakat, "kurtulmamız için ölmesi gereken adamlar"ın sayısına bakarak umudumuz da kırılmıyor değil hani. Ama yine de Allah büyük diyelim de ümitlerimizi büsbütün öldürmüş olmayalım!

"Dilek ve temenniler" faslını böylece noktaladıktan sonra gelelim işin "yetişkin"leri ilgilendiren diğer kısmına:

Üzerinden prim yapmaya en elverişli konuların neredeyse başında gelen bu 12 Eylül meselesi ile ilgili ne çok şey yazıldı, ne çok şey söylendi, değil mi? Bu konuda daha önce ben dahi "12 Eylül çöplüğünde eşelenenler" başlığı altında bir şeyler yazmış olmaktan geri kalmadım. Fakat, netice olarak bunların ekserisi, kendi kimi mecburiyetleri üzerinden meseleye eğildikleri için konu ister istemez sebze çorbasına döndü ve doğal olarak da işin sonunda herkes kendi anlattığı hikayeden kahraman olarak çıktı! "Kötü adamlar" da böylece bu "kahramanları" tanımamıza vesile oldular, yani en azından istemeyerek de olsa hayırlı bir iş yapmış oldular!..

Peki ama iş gerçekten böyle miydi?

Devamını gör...

4 Mayıs 2015 Pazartesi

"7 Haziran Seçim Sandukası” ya da “Nikahına beni çağır sevgilim”in siyasal uyarlaması...


Niyetim "seçim" öncesi kimsenin hevesini kırarak çıkıntılık yapmak değil ama her seçim öncesinde olduğu gibi yine bugün de gönlü “kurtuluş umudu” ile dolup taşmış vatandaşların hallerine bakarak iki çift laf etmemekten kendimi yine de alıkoyamıyorum!..

“Kurtuluş”a giden yegâne eylemin gönülden bağlı oldukları partilerine oy vermek, ona daha çok oy kazandırmak ve bu uğurda daha çok çaba sarf etmek olduğunu düşünmek ve bunu yapmakla da partisine olan bağlılığının gereğini yapmış olmanın huzurunu yaşamak, her şeye rağmen anlaşılır bir şey. Fakat tarafımca anlaşılmaz bulunan ve işin karanlıkta kalan bir takım yanları var. Şöyle ki:

“Partim” dediğin “siyasi yapı”nın başında bulunanlar, senin savunduğun ilkeleri kaldırıp bir kenara atmış, “küresel sermaye”nin arzularına uygun olarak kendini yeniden konumlamışken, kısacası adı dışında partinizin geçmişi ile bütün bağlarını kestiğini açık açık ilân etmişken daha hâlâ bu neyin hevesi?..

Devamını gör...

10 Eylül 2014 Çarşamba

Dersimli Kemal, CHP ve "Şezlongçular"


En aklı başında sandığımız kimi üniversite hocaları da dahil olmak üzere kendilerini aydın bildiğimiz yazar-çizer bir çok insan CB seçimlerinde Ekmeleddin beye oy vermeyen milyonları duyarsızlık ve umarsızlıkla suçladılar ve hatta onlara duydukları öfkeyi "şezlongçular" diyerek ifade etmekten bile geri durmadılar! Yani, onların sandığa gitmeyişlerini işte bu kadar basit bir şekilde izah etmekte bir sakınca görmediler. Ki, halen de aynı minval üzere de sağda solda konuşup durmaktalar...

Görmek isteyen göz için durum aslında o kadar açık ki, ortada; "AKP kötü, o halde ben iyiyim" gibi sakat bir mantık üzerine kurulmuş bir, hatta iki muhalif siyasi yapı var.

Şu hafifliğe bir bakar mısınız: “Tek RTE gitsin de gerisi kolay!..”

Yapma yav!.. Demek bu kadar kolay ha?!..

Sahi bir söyler misiniz, bugüne kadar kaç adamdan kurtulmak istediniz? O adamların bir listesini yapmak hiç aklınıza gelmedi mi yoksa, bir düşünün bakalım?

Bir de, memlekette siz dahil her şey düzgün, bozuk olan bir tek RTE, öyle mi?

Devamını gör...

21 Haziran 2014 Cumartesi

Reddi miras ederek bu işin içinden çıkabilecek misiniz?


Bugünkü Almanya'nın temellerini atan adam olan Bismarck’ın dostu Albrecht von Roon, arkadaşı Bismarck hakkında konuşurken şöyle demiş: 

"Napolyon’un trajedisi, ihtiraslarının yeteneklerini aşmış olmasıydı; Bismarck’ın trajedisi ise onun yeteneklerinin, toplumun onları massetme kabiliyetini aşmasıydı. Napolyon’un Fransa’ya bıraktığı miras stratejik felaketti; Bismarck’ın mirası ise özümsenemeyen büyüklüktür. " 

Teşbihte hata olmaz ise şimdi, yukarıdaki iki cümleden Bismarck adını çıkarın ve yerine Atatürk'ün adını koyun ve durup bir düşünün. 

Bugün, adeta reddi miras eder gibi yıllarca savunur göründükleri bu cumhuriyetin temel esaslarından vazgeçmeyi içine düştükleri çaresizliğe bağlayanlar, kendi beceriksizliklerinin ve idraksizliklerinin faturası karşılığında cumhuriyeti feda ederek o mirasın ağırlığından(!) kurtulmak istiyorlar!

Evet, artık açıkça görülüyor ki, bir türlü özümseyemedikleri ve mahiyetini hakkı ile kavrayamadıkları o muazzam miras bugün kendilerine yük olmuş, bir zamanlar mücadele ettikleri karşısında pes etmiş ve havlu atmışlardır!..

Şimdi hiç kimse çıkıp da hadiseyi konjonktürel siyasi mecburiyetler üzerinden açıklamaya kalkmasın!

Şu söz, bu toprakların malıdır:

Devamını gör...

8 Nisan 2014 Salı

Halkın tercihine saygı duymak?..

Yabancı basının gözünden balkon konuşması

* * *

Bir seçim dönemini daha geçirdik ama görmediğimiz rezillik de "hamdolsun ki" kalmadı! Milli iradenin tezahür yolu olan vatandaş oylarının nasıl ve hangi rezil oyunlarla ve nasıl yüzsüzce gasp edildiğine bu defa daha da açık bir şekilde şahit olduk.

“Her iki kişiden biri” yalanı ile muhaliflerini ümitsizliğe düşüren sinsi bir propaganda tezgâhının nasıl işlemekte olduğunu bir kere daha ama bu sefer bütün açıklığı ile görme fırsatı bulduk.

İşin daha da vahim tarafı, vatandaşın hakkını arayabileceğin bir mercii de kalmadı!
Baştaki zat, kafası attı mı anayasa mahkemesi dahil hiç bir mahkemenin kararını takmadığını, takmayacağını ulu orta beyan etmekten bile artık çekinmez oldu!
İstenmeyen bir karar verenin "paralelci" damgası yemesi an meselesi!  
Yani, mahkeme, kendi yanlarında ise mahkeme.
Hakim, savcı kendi yanlarında ise hakim, savcı!
Yani?
"Benim savcım, benim hakimim, benim valim..."
Yani?
"O da benim..., bu da benim!..
Kısacası:
"Ya benimsiniz, ya toprağın!.."

Fakat şu nüansa da dikkat:
"Ondan yana olmak" onu tatmin etmiyor!
Koluna taktığı bir saat gibi, ayağına giydiği bir çorap gibi kayıtsız şartsız onun olacaksınız!

Devamını gör...

14 Şubat 2014 Cuma

Denetimli İnternet: What fayda?



Emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın deyimi ile ülkenin başına gelen şu "kahredici perişanlık", sadece buna sebep olanların değil, milletin önüne de şüphesiz ki daha nice büyük faturalar koyacaktır. Hepsini yeniden sayıp dökmeyi insanın içi almıyor, fakat "ileri demokrasi" naraları ata ata memleketin getirildiği vaziyet ortada!

Artık saklanamaz bir hale gelmiş olan ve daha şimdiden dünyanın gelmiş geçmiş en büyük vurgunların biri olarak tarihe geçeceği anlaşılmış bulunan bir talan döneminin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Şurası muhakkak ki, gayrı meşru işleri ilânihaye sürdürmeye yarayacak kusursuz bir plan yoktur. Bu gibi niyetler içinde ona buna tuzaklar kuranlar, bir gün hiç hesap edemedikleri bir biçimde kendi tuzak ve tezgahlarının kurbanları olurlar. İşte size ibretlik bir hadis: 

“Kim bir zalime zulmünde yardım ederse, Allah o zalimi o yardım edene musallat eder” 

Ve nitekim şimdi olan da tam olarak bu değil midir?

Yıllardır ortaklaşa bir biçimde kurdukları tuzaklarla düşman ilan ettiklerini haksız ve hukuksuz bir biçimde, uydurma deliller, yalancı şahitler, illegal görüntü ve dinlemelerle saf dışı ettiklerini düşünenler, tam da bu ahlaksızlık orgazmının doruklarına ulaşmış ve zevkten dört köşe bir halde mayışmışlarken, "ortak"larından (ya da sevgili "partner"lerinden böğürlerine yedikleri bir darbe ile iki büklüm olmuş durumdalar. Bu da onları-beklenildiği gibi-daha da çılgınlaştırıyor ve çılgınlaştıracak. 

Devamını gör...

21 Temmuz 2013 Pazar

Bu "Faşist Anayasa" değişmeliymiş!..

Ülke gündemini epey bir zamandır işgal eden "anayasa tartışmaları", vatandaşın beynini yıkamaya yönelik büyük bir propaganda hücumuna dönüşmüş durumda. 

Esasen bu propaganda işine dört elle sarılanlar şunu çok iyi biliyorlar ki, vatandaşın zihnini iğfal etmeden Türkiye Cumhuriyetini "değiştirip, dönüştürmek" çok da kolay bir iş değildir.

Bunun önemini iyi kavramış olan "proje sahipleri", anlaşılıyor ki, maksatlarına nail olabilmek için yandaşlaştırdıkları medya kanalları aracılığı ile bu "iğfal" işine iyiden iyiye hız vermiş durumdalar. 

"Ücretli yiğitler" ve içerden-dışardan fonlanan maşalar da, bu konudaki bütün maharetlerini ortaya koymak için adeta can havliyle yırtınıp durmaktalar!.. 

Sarıldıkları en son "argüman" ise şu: "Faşist anayasa istemiyoruz!.."

Çünkü, bir önceki söylemleri "sivil anayasa" idi ve daha yumuşak bir söylemdi. Herhalde artık ikinci aşamaya geçilmiş olmalı ki, söylemleri biraz daha tatlı-sert hale döndü: "Artık bu faşist anayasayı istemiyoruz!..."

Vay anasını! 

Sağcısı, liberali, eski solcusu ve İslamcısı ile bu kadar çok "demokrat(!)" adam bu amaç etrafında toplaştığına ve büyük bir gayretkeşlikle bu konuyu gündemde tuttuklarına göre, demek ki durum bu sefer gayet ciddi!..

Bu durumda insan sormadan edemiyor: Değiştirilmedik çok az maddesi kalmış, yani "o eski halinden pek bir eser kalmamış" 1982 anayasasını tamamen ortadan kaldırmak, acaba neden bu kadar "acil" ve acaba neder bu kadar önemli?..

Mevcut anayasayı "toptan" iptal edip "yenisini yapmak" işi, sakın o "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez"  "ilk dört madde" ile ilgili olmasın?

Bittabii "taciz atışları" bu kadarla da sınırlı değil! Bir de şu var:
   

Devamını gör...

18 Mart 2013 Pazartesi

Din, Etnisite ve Siyaset

Din ve etnisite üzerinden siyaset yapmak akıl kârı değildir. Bunları siyasetin içine çekmekten çekinmemenin adı ise cesaret değil, olsa olsa cehalettir!... "Çünkü"sü ise en açık şekli ile Emre Kongar hocanın sözlerinde saklı:


Devamını gör...

4 Mart 2013 Pazartesi

27 Mayıs'ın Konuşulmayanları...

Cumhuriyet tarihimizin önemli dönüm noktalarından biri olan 27 Mayıs İhtilaline dair son zamanlarda ortaya konan kimi belgeler, bu askeri el koymanın da dış bağlantıları olabileceği yönünde doğrusu ciddi şüpheler uyandırıyor.

Birbirinden ilginç ve önemli araştırmalara imza atan ve bunları kitaplaştıran tanınmış araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı, söz konusu ihtilale dair Cevizkabuğu adlı ve bundan 3-4 yıl önce yapıldığını düşündüğümüz bir açık oturuma telefonla katılıyor ve bugüne kadar hiç kimse tarafından dillendirilmemiş kimi bilgileri programın katılımcıları ve dinleyicileri ile paylaşmış bulunuyor. 

Özakıncı’ya göre, 27 Mayıs ihtilali 1959 yılının 2-12 Şubat tarihleri arasında, Almanya, Nüremberg’de konuşlu bulunan Amerikan 7. Ordusu karargahında planlanmıştır.

Özakıncı’nın konuşmasından kaydedebildiklerimiz şunlar:

1957 yılı sonlarında, 3. Ordu Komutanı iken Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanan Org. Necati Tacan’a 1958 yılı Temmuz ayında bir yolunu bulup niyetlerini açan Kur. Albay Sadi Koçaş, ondan maksatlarının hasıl olması için gerekli gördükleri Osman Köksal’ın Personel Daire Başkanlığı’na atanmasını istemiş, fakat kendisinden olumlu bir cevap alamamıştır. Akabinde Necati Tacan aynı ay içinde Konya-Ankara karayolunda seyahat ederken ani bir kalp krizi geçirerek vefat etmiştir. Özakıncı, bu ani vefatın 1956 yılında keşfedilen ve iz bırakmayan bir gaz tabancası kullanılarak gerçekleştirildiğini, merhumun halen Zincirlikuyu’da bulunan kabri açılarak buradan alınan kemiklerin analiz edilmesi halinde bu durumun tespit edilebileceğini söylüyor.

Devamını gör...

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Sizin umudunuz hangi demokrasi?



Liberal demokrasiler, en sıradan insanlara dahi devlet yönetme "hakkı"nı tanıdığını iddia eden sistemlerdir ve bu yönleri ile çok övünürler. Halbuki bırakın bununla övünmeyi, (anayasalar dahil) hiç kimsenin insanlığa zarar vermek gibi bir hakkı olmamak gerekir. Çünkü, öteden beri insanlık aleminde, "hak" dendiğinde hep liyakat akla gelmiştir. 

Liyakat dendiğinde layık olmak, yani ehliyyet, ehliyyet dendiğinde yeterlilik, yeterlilik dendiğinde istihkak, (ehliyyetli olanın kazandığı ve hak ettiği şey) ve istihkak dendiğinde de meharet (ustalık, beceriklilik) ve (ehliyetliler topluluğuna) mensubiyyet (alakalı bulunuş) anlaşılır... Bütün bu kelimelerin zorunlu sonucu ise "mesuliyyet", yani "sorumluluktur"

Görüldüğü üzere bu kelimelerin hepsi birbirine silsile yolu ile bağlıdır ve biribirinden doğmuş kelimelerdir. Öyleyse, gelin şimdi buradan hareketle bir çıkarımda bulunalım:

Bir "hak"kın kullanılabilmesi için hak sahibi olmak gerektiğine göre, önce hak sahibi olmak isteyenin o hakka sahip olup olamayacağına dair bir "liyakat" sorgulaması yapmak gerekecektir. Yani basitçe, araba kullanmak için sürücü belgesine sahip olduğunun belgelenmesi gibi... 

Peki, toplu yaşamanın bir gereği olarak hakların kullanımında ve hakların sınırlanması hususunda rüşd dahil, kanunlar yolu ile bir çok kriterler konup bunlara göre önce liyakat ve ehliyyetler belirlendiğine göre, bir devletin yani o devleti teşkil eden milletin geleceğini belirleme hakkına talip olanlarda aranacak ehliyyet ve liyakatın kriterleri nedir? 

Devamını gör...

7 Haziran 2012 Perşembe

27 Mayıs'çı bir subayın Türkiye ve "anayasa" hakkındaki görüşleri

Tam olarak ne olduğu konusunda kimse ittifak içinde bulunmasa da, "demokrasi" kelimesi, arkasına sığınılacak bir sutre vazifesi görmeye devam ediyor.


"Demokrasiye karşı çıkan adam" damgası yememek, bugün ucundan kıyısından da olsa memleket meselelerine dokunan insanlar için bile önem taşıyor. Çünkü, çerçeveyi bir kere "demokratik mücadele" adıyla belirledin mi, içini ne kadar melanetle doldurursan doldur, bu çerçeve onu meşru bir söylem haline getirmeye yetiyor!..


Hemen her yazımızda bu durumun altını yeniden yeniden çizmek ihtiyacını boşuna duyuyor değiliz! Zira, kendilerini bu sutrenin arkasına gizleyerek ne kadar insanî ve millî değer varsa onları hedef seçenler, işlerine gelmeyen ne varsa onu derhal "demokrasi dışı" ilan ediveriyorlar!..


Bunlara göre, mesela, asker siyasetle uğraşmamalı! Siyaset dediğiniz, eline bir parti bayrağı alıp ordan oraya koşturmaksa, elbette bu "asker"in işi olmamalı ve bu anlamda asker siyasete "bulaşmamalı!.." Lâkin bu, asker ülkesine dair meseleleri "düşünmemeli" anlamına da gelmemeli!..


İşte bizim demokrasi "çerçevemiz" de bu. Ve bu çerçeve içinde, merhum gazeteci Uğur Mumcu'nun sararmış bir mektup kâğıdının unutulup gitmiş satırlarında rastgeldiği; bir "asker"in ülkesine dair düşüncelerini bugün okuyucu ile paylaşmak istiyoruz.


27 Mayıs ihtilalinin en sıcak günlerinde yazılmış olan bu satırlarda bir "asker"in ülkesi hakkındaki düşüncelerine şahit olacaksınız. Önyargılarla örülmüş zihinler için değil ama hür bir fikir ve hür bir vicdanla bu konulara ilgi duyup kafa yoranlar için, içinde bugün bile geçerli ve önemli hususlar bulunduğuna inandığımız bu mektup, 27 Mayıs 1960 yılında vuku bulan ve tarihe "27 Mayıs ihtilali" olarak geçen bu ihtilalin önde gelen isimlerinden Kur. Albay Osman Köksal'a hitaben, sınıf arkadaşı olan Kur. Albay Bedrettin Demirel tarafından yazılmış bir mektuptur. 

Devamını gör...

5 Haziran 2012 Salı

"Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor!"

Dışarıdan bakıldığında "demokrasi mücadelesi" gibi görünen ama esası yüzyıllardır "akıl ve bilim ile dogmalar arasında sürüp gelen bir mücadele" olan Türk siyasi tarihi, günümüzde yeni bir safhaya girmiş bulunuyor. Fakat bu tarihi mücadelede akıl ve bilim cephesi, zamanında doğru ve "samimi" bir şekilde değerlendirmeye pek gerek görmediği "din" olgusunu dışlamakla ve onun "dogmalar" tarafından istilasına göz yummakla büyük bir hata etmiş görünüyor.


Şurası muhakkak ki, içeriği değiştirilmiş bir din anlayışı ile berbat bir siyasi argümanın aracı haline gelmiş bulunan bu dogmalar, çorak bırakılmış yamaçlardan aşağıya doğru bir anda kayıp ne varsa silip süpüren bir heyelân gibi her şeyin bir anda üstünü örtebilecek bir potansiyelle çoktan hareketlenmiş ve akıl ve onun ürünü olan bilimselliğin üzerine adeta tonlarca bir ağırlıklıkla çökmeye başlamıştır.


Bu durumun son halini fotoğraflayan ve yaşanan sorunlara dair bize önemli ipuçları verdiğine inandığımız bir röportajın son bölümünü buraya olduğu gibi alarak kayıtlarımıza geçirmeyi gerekli bulduk. Umuyoruz ki, bu konulara kafan yoranlar için gün gelir bir yararı dokunur.


"Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor!"


BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİPROF. FARUK BİRTEK: 

Devamını gör...

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Türk halkının olağanlaşan çaresizliği ve Türkiye'nin demokrasisi

Bu kadar uzun süren bir "istikrar"(!) döneminde nasıl oluyor da, daha hâlâ bu ülkenin yarısı böylesine istikrarlı bir gidişten rahatsız oluyor da, bu istikrarın "müsebbibi" olan bir iktidara muhalefet ediyor?!.. Veya, soruyu tersten soralım: Mevcut iktidara muhalefet edenler, iletişim vasıtalarının bu kadar ileri olduğu bir çağda, nasıl oluyor da halkın yarısının ülke gerçeklerinden habersiz yaşadıklarını ve bu yüzden bu iktidara destek vermeye devam ettiklerini, bu sebepten onları bu gerçeklerden haberdar etmenin en başta gelen bir "vatanseverlik görevi" olduğunu ama bunda bir türlü başarılı olamadıklarını düşünüyorlar?..


Bu ülkenin siyasi tarihinde ve hatta dünyanın bilinen siyasi tarihinde dahi bir eşine rastlanmayacak bir siyasi yapılanma karşısında, bu yapılanmayı deşifre ederek buna karşı bir türlü bir strateji geliştirememek, ilk anda, parlamentoya girmeyi başarmış iki büyük siyasi partinin muhalefet ettikleri bu siyasi yapıyı hakkı ile deşifre edemediklerini ve dünyaya hakim olan küresel gücün yöntem ve argümanlarını kavrayamadıklarını düşündürüyor. Fakat, öyle görünüyor ki, bu bir "kavrayamama" sorunu olmaktan çok, muhaliflerin ekserisini temsil eden bu muhalefet partilerinin "yeni dünya düzeni"ni çoktan kabul ettiklerini ama asıl "sıkıntı"yı, kendilerini bu "yeni düzen"e adapte etme konusunda yaşadıklarını gösteriyor.


Devamını gör...

14 Ocak 2012 Cumartesi

12 Eylül çöplüğünde eşelenenler...

Bu "12 Eylül" meselesi, epey bir zamandır; bir; "Allahına kadar demokratız ulan!.." diye naralanmadıkları kalmış, "ordunun içine bıraksan demokratlıklarına bir halel gelmeyecek kadar demokrasiye düşkün"(!) olanların diline sakız oldu ya,  artık kedinin yün yumağı ile oynadığı gibi şurasından burasından çekiştirip durmazlarsa olmayacaktı, netekim olmadı da!..


Bunları dinlerken cidden hayretlere gark oluyorum!.. "Denmez ki, diyesin" dedikleri hesap, insanın bunlara: "Ulan, bu 12 Eylül dediğiniz dönemin içinde biz de yaşamadık mı, olup bitenleri biz de görmedik mi?!.." diyesi geliyor!.. Yani öyle bir anlatıyorlar ki, eğer ordu demokrasiye müdahale etmemiş olsa, bizim demokrasi kahramanı siyasetçilerimiz, bu memleketin bütün o kördüğüm olmuş meselelerini sanki ilmek ilmek çözeceklermiş, amma bunlar gelip de bir anda darbe yapınca, memleket bunca hayırlı işten böylece mahrum kalmış!.. Yuh üstüne yuh!..


Bakın, şimdi, şurasını ilk başta ayrı bir yere koyalım da, "akım" demek isterken başka bir şey demiş olmayalım: 


Evet, "birileri", darbe ortamını olgunlaştırmak için elinden geleni yaptı, sağ adına vurdurdu, sol adına kırdırdı! Ülkenin rotasının başka bir yöne çevrilmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. Buraya kadar tamam. Peki, birileri bunun böyle olmasını gerekli görüyorlardı da, bizim siyasetçilerimiz ne yapıyorlardı? Ecevit, bir yerlere "elinizi çabuk tutun" mesajı veriyor ve : "Biraz daha geç kalırsanız birileri sahaya iner, düdüğü çalar ve oyunu bitirir!" demiyor muydu?!.. O "geç kalmaması gerekenler" kimlerdi?.. "Oyun" dediği neydi? Ecevit, hangi demokrasinin hangi "demokratik" kurumunu ne için, nereye davet ediyordu ki?!.. Yani, meselâ, kimdi o beklediği?!.. 

Devamını gör...

3 Kasım 2011 Perşembe

Asıl tehdit İstanbul medyasıdır

İstanbul, konumu ve geçmişi itibarı ile diğer dünya metropollerinden elbette çok daha farklı bir şehir. Ancak onu diğerlerinden ayıran öyle bir farkı daha var ki, bu fark, bütün bir Türk milletini, yüzyıllardır bir beladan diğerine sürükleyip durmakta... 


Kendini gizlemekte, ya da bu milletten biri gibi görünmekte son derece ustalaşmış olan bu gizli elin ne derece şerir olduğunu çok iyi bilen Mustafa Kemal'in, yeni cumhuriyete başkent olarak Ankara'yı seçmesi rastgele alınmış bir karar değildir. 


O daha genç bir subay iken: "İstanbul, İstanbul'da kalınarak idare edilemez. İstanbul, ancak ona hakim olunabilecek bir noktadan idare edilmelidir!.." diyerek, daha o günden bu o "çok önemli" gerçeğin altını çizmiş oluyordu.


Konuyu daha bir anlaşılır kılmak bakımından şunu açıkça belirtelim ki, İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan o tarihi süreçten bu yana, devlet kademelerinde önemli mevkiler edinmiş bir "dönmeler ve devşirmeler" zümresinin hakimiyeti altında bulunmaktan kendini bir türlü kurtaramamış olan İstanbul, eskiden olduğu gibi bugün de Türkiye'nin kaderini kendi çıkarı doğrultusunda dizayn etmek adına, hamle üzerine hamle yapmaktan bir an bile geri durmuyor!.. 

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.