Seçilmiş Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçilmiş Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2009 Salı

HATAY SENDROMU


Hatay’da, Hükümetin tüm gizleme çabalarına ve duygu sömürüsüne karşın ABD’nin planı deşifre olmuştur. Görüyorsunuz, onar onar şehit veriyoruz, Hükümet cenaze levazımatçısı ve mezarlıklar müdürlüğüne döndü.
Ey Hüseyin Çelik, 2 Mehmet değil, bu sefer 10 Mehmet şehid oldu, yeter mi?
Bu sitede defalarca yazdık: “Türk Milleti'ne savaş ilan edilmiştir” diye. Hükümetin müttefiki olanlar bu kana ortaktır. Her şehid cenazesinden sonra yine o bildik kuru nutuklar…Ey Hükümet, Millet bu kuru nutukları dinlemiyor artık, farkında değil misiniz?
PKK terör örgütü kimliği ile dış güçlerin maşası olması yanında; ırkçı, Zerdüşt bir Kürt ordusudur. “Dağda 5 bin silahlı gerilla var” diyen Hükümet bunu sadece örgüt olarak açıklayamaz. 5 bin veya 10 bin kişilik bir kitle örgüt değildir, silahlı bir ordudur. Artık gerçekleri söyleyin bu millete! Turgut Özal’da; “üç beş çapulcu” demişti… Bu söylemler artık psikolojik savaş olmaktan çıktı, bu tip söylemler artık terk edilmelidir.
Suriye özgür ordusu denilen kitle bin kişi ise, beş on bin kişilik PKK kitlesi nasıl örgüt olur? PKK’nın arkasında İranve Suriye var diyenler; İsrail’i, ABD’yi, AB’yi, neden anlatmazlar. Bu ülkelerin (ABD, İsrail, AB) PKK’ya desteği olduğunu sağırlar bile biliyor. Yine bölgede, bir kısım Kürt halkı sabah evlerindeler, akşam ise Mehmetçiğe pusudalar. “Teröristler dışarıdan geliyorlar” masalı da sıktı, içeridekileri anlatın. Düşman ortada, Meclis’te, Mehmetçiklerimizi şehid edenlerle kucaklaşmada. Ak Partili Hüseyin Çelik, “TBMM’de Türkiye’nin bölünmesi dahi konuşulabilir” derse bunlar elbette olur. Bırakın bu ileri demokrasi yalanlarını.
CIA Başkanı geldi, şer göründü, şimdiki plan: HATAY’A ÜS KURMAK! Nasıl mı? Tampon bölge senaryoları ile…
Daha evvel yazmıştık: “Yeni Çekiç Güç Planını.” Nasıl “Kuzey Irak” diye bir terim çıkardılar, şimdi aynı senaryo ile “Kuzey Suriye” söylemlerini çıkardılar, medyaya bir bakın. Film aynı.
ABD, İncirlik üssünden, Hatay’a kaymak istiyor…Hatay’da mezhepsel kıvılcımların temelini atıyor.
Özgür Suriye Ordusu’nun merkezinin Hatay olarak gösterilmesi çok ama çok tehlikeli. Böyle gösterenlere dikkatttt! Verilmek istenen mesaj şu: Zaten Hatay Suriye’nindiSuriyeliler de:“Suriye zaten bizimdi.” diyecekler. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Hatay ayrı bir devlet olarak kurulmuş ve daha sonra Hatay Devlet Meclisi 23 Temmuz 1939 tarihinde Türkiye'ye iltihak kararı almıştır. Şimdi buralarda kamplar kurularak, Hatay’da cirit atan ne idüğü belirsiz, Suriye uyruklu oldukları bile şüpheli binlerce insan, bir süreç için mi burada? ABD oraya üs kurmak için bir basamak olarak mı onları kullanıyor, bunun için mi buraları hazırlıyor?
Hatay’ın haritadaki yerine bir bakın; Kıbrıs ve Akdeniz stratejisi için ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Hatay’ı tartışmalı bir hale getirme çabaları görülmüyor mu? Ey Hükümet’in üyeleri uyanın. Ey halkım bu oyunu görün!
Hükümet, yanlış stratejisi, yanlış Suriye politikaları ile Kuzey Irak’tan sonra Kuzey Suriye’yi de karşımıza bir sorun olarak dikti. İsrail’in nihai hedefine ancak bu kadar hizmet edilir.
Yapılacakları diğer yazılarımda belirtmiştim. Bir kısım sözde İslamcı camialar; ABD’nin ve Siyonistlerin planlarına taşeron olmaktan vazgeçmeliler. Bu yazımı iyi saklayın. Eninde sonunda idam bu ülkeye geri gelecek, sehpalarda tanıdık çok sima görülecek. Türk Devleti ile, TSK ile, MİT ile, Emniyet ile uğraşmayı bırakın… Birlik beraberliği Türk Sancağı altında arayın! PKK DENEN SİNEĞİ BATAKLIĞINDA EZİN, BARZANİ DENEN İTİN KELLESİNİ BU MİLLETİN ÖNÜNE ATIN. PKK’NIN BİR SAATLİK İŞİ VAR, GÖRÜN BUNLARIN İŞİNİ. Bu milletin evlatlarını kahpece şehid edenleri sehpalara çıkarın. Bu milletin evladı olan Kürt halkını, PKK’nın elinden kurtarın. Ortada birçokdezenformasyon haber yayılıyor; “TSK emekli rütbeli personelini seferberlik görevine çağırıyor” diye. Üstelik İran’ın sınırımızda askeri tatbikat yapma zamanlaması da oldukça manidardır. Genelkurmayımızın bu kafa karıştıran söylentilere cevap vermesi elzemdir.
Şimdi Arap Baharı kime yaradı? ABD kime 3 misli silah sattı? Oyunu tüm millet görmeli.
Küçük bir bilgi: Küresel güçler ki, bunlar Şeytani yapılanmanın en üstleri, Arap Baharını planladıklarında; Yemen, Libya, Mısır ve Suriye’nin kalemini kırdılar. Bu kararlarını hükümetlere bildirdiler: “Bizimle misiniz?” diye. Bizim Hükümet, matematiksel strateji olarak Küresel güçlerin yanında olmayı seçti. Madem ki Esad’da diğerleri gibi gidecek, Küresel güçlerin atına oynadı…Oynadı ama acemice. Kaddafi, Mübarek ve diğerlerinin çabuk gitmesi zaten Şeytanilerin planıydıEsad’ın gitmesi de çabuk olacak sanıldı. Oysa Esad yıpratıcı unsur olarak planlanmıştı. Yani diğerleri gibi hemen gitmeyecekti. Hükümetin, basiretsiz, ütopik hayaller peşinde koşanları bunu anlamadılar. Zannettiler ki Esad’da hemen gidecek. Bu yüzden kırk yıllık Esad bir anda oldu Esed. Tökezle babam tökezle… Rusya'yı, Çin’i ikna etmek, süre uzatmak, zaman kazanmak için Esad yıpratıcı unsur olarak kaldı. Hükümete gaz verenler en ince ayrıntıyı hesaplamışlardı. Esad gitmeyince, Hükümetten biri sordu: “Yahu ABD’li ağabey hani gitmedi bu Esad, bari müdahale et.” diye. ABD’li ağabeyleri kılıfı çoktan hazırlamıştı: “Vallahi olmaz Maykıl bende de yok!...” Yani seçim var, hele Kasım’da seçimler bir bitsin!
Bu filmi göremeyenler derhal istifa etmeli, bu milletin kaderi ile oynadığı için de helallik istemeli.
İran ve Suriye rejimleri öcü gösterilerek; Müslümanların ırzına, canına kastetmek de bu işin cabası. Tıpkı Irak’ta Saddam bahane edilerek binlerce kadına tecavüz edildiği gibi. İşte vicdan buna karşı. Yoksa İran rejimi Pers derin devletidir. İslami falan da değildir! Zaten molla sistemi bu yapının dengelenmesi için kurulmuştur. Bu acemi siyasetçiler, çay ocaklarından çıkıp, saçlarını jöleleyerek Devlet’i idare ettiklerini sananlar bunları bilmezler. Papermoonlar’da ahkâm keserler.
İran, Suriye veya diğer Müslüman ülkeleri hedef gösteren; Türkiye’deki sözde İslamcı bir kısım medya bunu hesaba katmalı. Yani rejim bahanesi ile Müslüman kanı akacak, siz de efendilerinizin emrini yerine getirmiş olacaksınız. Bosna’daki zulümde; ABD ve AB neredeydi? Sözde İslamcı kılıfı altında ABD’ye, İsrail’’e hizmet edenler, nerdeydi Bosna’da ABD ve AB? Sırplar’ın yanında değil miydiler? Şimdi de durum farklı değil, ama soru şu; siz kiminlesiniz?
Hükümet şimdi gizli kapılar ardında BM’ye “Ya ne oluyor? Siz de bir el atın, 100 bin kişi mülteci geldi bize, biraz da size girsin,” diyor ama dışarıda da halka efelik yapıyorlar: “500 bin kişi de gelse alırız,” demeyi ihmal etmiyorlar. Bu da hala gaz verenler, gaz vermeye devam ediyor demek. Hükümet, “insanlık mı yapacaksın?” Gel şu Myanmar'lı 100 bin Müslüman’ı al, bu millet canı gönülden onlara baksın. Sam Amca’nı bırak, ondan sana da bizim ülkemize de, Müslümanlara da fayda yok. Şahsiyetli bir politika izle.
Ak Parti kongresi yakın, aldığımız bilgilere bakılırsa revizyon varmış. Ha bir de yeni isimler varmış; Kurtulmuş gibi…Onlara da bir tavsiye: AKP bu yükün altından kalkamayacağını anladı, yavaşça yükü merkez sağda taze kan ayakları ile makam mevki peşinde koşan senin gibilere bırakacak, aklı sıra, tabi bunlar artık deşifre oldu.
Bir de son zamanlarda İran ajanları yakalanıyor. Eyvallah yakalayın ama niye hiç Mossad ajanları yakalanmıyor? Biraz da onları yakalayın!
Sakın ha, asla umutsuzluk yok! Türkiye çok güçlü bir ülkedir, bunca çok yönlü saldırıya rağmen ayaktadır. Milleti en büyük varlığıdır. Siz bakmayın satılmışlara. Türk Sancağı dünyanın dört yanında dalgalanacak. Kayaların Oğlu canlandı… (Bu sırlı bilgi de ehillere.) Sadece Türk Milleti'nin başı sağolsun. Şehitlerimiz, siz, bize şefaat edin.
Bir cümlede benim Hükümeti eleştirmemi eleştirenlere: “Türklüğü çok ön plana çıkarıyorsun” diyenlere ve bilmedikleri birçok konuda akıl verenlere: Rahmetli Erbakan’ın bir ifadesi ile -onu da bu vesile ile rahmetle anmış olarak- cevap vereyim: Hadi oradan!
Saygılarımla…
Oktan Keleş
04.09.2012

Devamını gör...

1 Aralık 2009 Salı

60 Hafızın Duası Bir Suriyeli Ananın Bedduasını Siler mi?




12.05.2012

Teolojik bir soru ile karşı karşıyayız...
Sizin cevabınızı merak ediyoruz..
Suriye'de bizimkilerin CIA ve şurekası ile birlikte her türlü silahlandırdığı, kışkırttığı, "muhalif" sıfatı ile pazarlanan teröristlerin, dün Şam'da gerçekleştrdikleri bombalı saldırı sonucu 55 kişi hayatını kaybetti. 

Bunun 24'ü, o sırada geçmekte olan okul otobüsünün içindeki çocuklardı. 
Gelen haberlere göre,  bölgede toplanan kalabalık, "Çocuk katili Erdoğan" diye slogan atmaya başladı. 
AKP'nin "sıfır sorun politikası", 24 çocuğun ölümü ile yeni bir dip yaptı. Erdoğan, "çocuk katili"damgasını yedi.
Bir insanın ülkesinin Başbakanının bu damgayı yemesi her vatandaşı için utanç vericidir.En azından utanma duygusu ve Allah'tan korkusu olanlar için, o 24 çocuğun ölümü ile 10. dereceden bağlantınız olması bile insanı kahreder. 


O 24 çocuğu öldüren bombayı kullananları sizin eğitmiş olma ihtimali, o bombanın sizden gitmiş olma ihtimali ve bir ülkeyi 24 çocuğu bir kalemde öldürecek kadar karıştırmış olma insanı kahreder. 


Allah'tan korkusu olanı kahreder; Allah'tan değil ama insanlığından korkusu olanı da. 


Bir tarafa koyun bu 24 çocuğun katlini ve aşağıdaki haberi okuyun...


Turktime'den Talat Atilla'nın haberine göre , 60 hafız Başbakanın başarısı ve sağlığı  için 24 saat  Kuran okuyormuş. 


Wikileaks'in yayınladığı ABD diplomatik yazışmalarında yeralan Tayyip Erdoğan'la ilgili, yakınındaki bir ismin tespitini tekrar hatırlayalım:


"Tayyip Erdoğan Allah'a inanır fakat güvenmez"


Başarısı ve sağlığı için 60 hafızın sürekli Kuran ve muhtelif dua okuduğu bir insan Allah'a güvenmeyen bir insandır. 


O kadar ki, kendi nefsi ile başbaşa kaldığı anlarda edeceği duanın yeterliliğine güvenmediği için, başkalarının toptan duasından medet uman, muhasebeci bir zihniyetin göstergesidir. 


Allah nezdinde değerinden emin olmayan, bu tereddütünü başka yollarla kapamaya çalışan bir korkunun dışa vurumudur. 


Tayyip Erdoğan, günahlarının o kadar farkındadır ki , kendi cenneti için 60 hafızın yardımına ihtiyaç duymaktadır. 


Yetecek midir?


Başlarken bir teolojik soru ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmiştik...


O soru şudur:


60 hafızın 24 saat duası, teröristlerin bombası ile çocuğunu kaybeden bir Suriyeli ananın "Çocuk Katili Erdoğan" bedduasının etkisini siler mi?


İslam'a muhasebeci toptancı bakış açısı ile yaklaşanlar bunun hesabını yapabilir. 


60 hafız yetmiyorsa, bir 60 hafız daha yığalım diye düşünebilir. 


Günahlarının farkında olan biri, 60 değil 666 hafızdan da medet umabilir. 


Ama; dün Suriye'den teröristlerin bombası ile ölen o 24 çocuğun ölümü ile uzaktan bile alakası olan biri; bütün hafızları 24 saat adına Kuran okusa bile, o tek günahın altında ezilir. 

Erdoğan'a bu saatten sonra Amel Defteri'nin hangi omuzunun üzerinden verileceğini beklemek düşer. 

Hangi omuzunun üzerinden verileceğini dair bir fikir yürütürdük ama biz Allah'tan 60 hafızdan medet ummayacak kadar korkarız. 


Açık İstihbarat







http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=10044



Devamını gör...

5 Ocak 2009 Pazartesi

AKP’NİN ALIK KEÇİLERİ

5 Nisan 2012

12 Eylül’ün güya yargılanacağı mahkemenin önüne toplaşanları gördükçe küçük dilimi yuttum. Neden insanlar bunun bir tiyatro olduğunu bile bile kendi gerçek acılarına figüran rolü verirler? Evlatlarını kaybetmiş insanlar, bir insan hayatının yaşayabileceği en büyük acıyı yaşamış insanlar, neden ‘sirk’ haline getirildiği bu denli aşikar bir ‘mahkeme’ önünde toplanır?
Aklım almıyor?
Zihnim rahatlamak bu akıl almaz durumu anlayabilmek için siyasi psikolojik sosyolojik bir anlam deliği arıyor.
On yılı geçkin süredir görüyorsunuz, AKP’nin Ermeni açılımını, Güneydoğu açılımını, Avrupa Birliği’ne girme açılımını, Kıbrıs açılımını, Habur açılımını, Dersim açılımını, 28 Şubat açılımını, açılımını. açılımını. Her biri ‘tiyatro, gösteri’.
Bu açılımların her biri sahne alırken medyada yüzlerce köşe yazarı yüzlerce sivil toplum, aylarca hatta yıllarca canla başla hakikatmiş gibi ekranlarda sabahlara kadar delirerek kudurarak rol aldılar. Bütün bu sonu gelmez yalanlar bu ülkenin on yıllarını heba etti, hala oyuna gösteriye sirke doymadılar mı?
Hepsi martaval palavra çıktı, buna rağmen AKP iktidarının bu ‘kandırmacılarına’ nasıl ve kimler alet oluyor?
Bu feci rezil durum ya delirdiğimizin alameti ya da dersimize iyi çalışmadık, vardır elbet bir psikolojik izahı diye kitaplardan kitaplara koşuyorum.
Bu ‘gösteriler’ tıpkı şuna benziyor, İngilizler’in II. Dünya Savaşı Sonrası askeri okullarında denediği ‘hayvanları delirtme’ tatbikatlarına.
Biliyorsunuzdur, Pavlov’un zil sesiyle mama verilip şartlandırılan meşhur köpek deneylerini. İngiliz askeri okulları tam tersini .yapıyor, önce mama verilecek diye köpekleri şartlandırıyor, ama sonra mama vermiyor, sonuç, hayvanlar deliriyor.
Zil sesine alışmış hayvanlar mamayı göremeyince şaşırıyor, sarsılıyor, havlıyor, huzursuzlaşıyor, velhasıl köpek dahi köpeklikten çıkıyor, işte on yıl sonrası ülkemiz insanın ruh hali.
Bu davalar artık bir halkı ‘delirtme’ tatbikatlarını da geçti.
Önce ortama medya vasıtasıyla büyük bir ‘gürültü’ bombardımanı sıkılıyor. Güya mağdurlar konuşturuluyor, heyecanlı atmosferler yaratılıyor, belgeseller yapılıyor, güya kurbanlar ekranlarda ağlatılıyor, geçmiş günbegün canlandırılıyor, ekran başında herkes ‘neye uğradığına şaşırıyor’ ve gürültü atmosferi ülkedeki iklimi ele geçirince resmi perde açılıp TİYATRO BAŞLIYOR….
Açıp okuyun Psikonevrotik Keçiler kitabını, savaşta depresyona girmiş askerleri eğitmek için kurulmuş ‘simülasyon’ tedavi merkezlerini, birinin adı: Savaş Gürültüsü Okulu.
Hastaların kovuşlarında tıpkı savaş sahnelerindeki gibi patlama sesleri mermi bomba sesleri oluşturulur ve hastalar yataklarında aynı sahneleri yaşamaktan bir daha sarsılır bir daha korkar.
Ve doktorlar hastaların ellerini sıkıca tutup, bu seslerle yüzleşmelisin, bu seslere alışmalısın diye telkinde bulunup, hastanın bu savaş atmosferinden korkmamasını (güya) sağlamaya çalışır. Ekranlarımız ve konuşmacılarımız tıpkı bu doktorlar gibi, on yıldır hangi yüzleşme paketi açılsa, ekrandan halkımıza söyledikleri telkin değişmedi: ‘yüzleşmelisin, hesaplaşmalısın’. Ancak ‘hesaplaşma’ sözünün ikincisi kelimesini hiç gelmiyor akıllara, yani ‘nasıl?’ diye kimse sormuyor.
Üstelik tam tersine sonuçlar alınır, Savaş Gürültüsüne tabii tutulmuş nevrotik hastalar, öyle hale gelir ki, artık yanlarında bomba patlasa, dünya yıkılsa, kılları kıpırdamayacak en küçük tepki vermeyecek derin sessizliğe, yani duvarlaşmaya eşyalaşmaya başlarlar.
Bu ‘yalandan’ tiyatronun finalinde mağdurlar, kuşkunuz olmasın, hayatlarının en sert acıları karşısında ‘duvarlaşacak’ ‘sessizleşecek’ ve hayatla siyasetle gündemle medyayla hukukla ilişkileri tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacak.
Yani ‘ölmüş, işkence görmüş’ evlatlarının resimlerini kucaklarına alıp feryadın bini bir para katıldıkları bol gürültülü mahkeme önünde, sadece ‘zihinlerinde’ o acıları yaşadıkları günleri tekrar tekrar yaşamış olacaklar.
Şayet bir tiyatro deyimi ‘katarsis’ten söz ediyorsak evet, acıları yaşa ve kurtul, tamam. Ama olup bitenler tiyatro, katarsis değil, mahkeme ise, acılar daha da çözülmez düğümlere sarılacak. Unutmayın o acıları yaşamış insanların kendileri de kendilerine ulaşamayacak kadar korkunç dipsiz bir derinliğe gömülecek.
Yani, kaç zamandır Brezilya Karnavallarının yerini ülkemizde ‘hesaplaşma tiyatroları’ alıyor, acıları olan mağdurları medya marifetiyle tetikleyip kandırıp yeniden… yeniden. yeniden binlerce küçük kurnaz köşe yazarı siyasetçi marifetiyle sahneye sürülüyorlar. Artık ekranların her biri mahkemelerin hepsi devedikeni. 
Bu bir ‘acı yağmalaması’, bu bir ‘mağdur imhası’. Söyleyeceğimiz son sözümüz, kimin acısı varsa, kim haksızlığa uğramışsa, kollasın kendini DEVLETTEN ve SİYASİ HÜKÜMETTEN. Ve mahkeme sizi çağırıyorsa, size bir şey vermek için değil, sizden yüreğinizin köşesinde sönmeye yüz tutmuş mum ışığının yağını dahi çalmak, kullanmak, SİYASET’E SERVİS YAPMAK İÇİNDİR.
Kölelere bu sefer piramitleri değil AKP’nin DİKTATÖRLÜĞÜNÜ medyanın kırbaçlarıyla inşa ettiriyorlar.
Ve 12 Eylül’ün güya yargılanacağı mahkeme kapısı otuz yıldır yan yana gelmeyen her türlü siyasi görüşten insanı bir araya getiriyor, tıpkı Nuh’un Gemisi gibi.
Ne güzel diyeceksiniz, değil, aklıma Nagazaki Atom bombasından sonra, Amerikalılar’ın Pasifik’te Bikini adasında denediği atom bombası deneyleri geliyor.
Kimler etkileniyor diye aklınıza gelen her hayvanı Bikini adasına taşıyorlar, üstelik, bir çok hayvan, askerlere benzesin diye, asker traşı yaptırılıyor, askerlerin kullandıkları yüz el kremleri dahi yaptırılıyor, gerçek gibi yaşansın diye.
Bir tek hayvan canlı kalıyor bu deneyden, bilin bakalım hangi hayvan, sonradan askeri müzeye yerleştirilmiş ve Amerikan Tarihi’nin en kahraman hayvanı seçilen, bir DOMUZ.
Bombardıman ve peşinden ağır radyasyona karşın banamısın demeyen işte yazıyor kitaplar, bir domuz.
ŞÜPHENİZ OLMASIN, o mahkemenin önünde bu acı feryatlardan bu tiyatro gösterilerinden etkilenmeyen tek kişi kalacak:  o domuz’u hepiniz tanıyorsunuz.  Özal’dan Evren’den beri ülkemizin siyasetinde DOMUZLAR’IN uğultusunu hiç duymamış gibi, ekranlar gazeteler, domuz’dan tek satır bahsetmiyor.
Oysa bu toprakların onuru’nun ilk kuralıydı, mızrağı önce domuza saplayacaksın.
Hepimizin sorması gereken ilk soru siyasi hükümetin bu domuzlarla ortaklığıdır, ki, 12 Eylül’ü yapan iradenin de en büyük dostu, aynı DOMUZ’du.
Kardeşlerim, aradan geçmiş otuz yıl hala domuzların oyunlarına gönüllü katılıyoruz,  domuzların Orta-Doğu savaşına asker yazılıyoruz, kardeşlerim, bakın şu ekranlara bakın şu yazarlara, kimin kavalını dinliyorsunuz?
Gerçekte olup biten şudur, askerleri savaşa sürmeden önce, bir çok askeri okulda NEFRET TALİMİ yaptırılırdı, halen de başka şekillerde yaptırılır.
Savaş ortamı hazırlanır ve askerlere, vur, öldür, o düşman, yaşatma, kopart kafasını, deş kalbini. diye askerler nefes almaya fırsat bulamadan komutlar verilir.
Bu ‘hesaplaşma tiyatroları’ın her biri SİYASİ İKTİDAR’ın NEFRET KOMUTLAR’I.
Son yüzyıllık tarih içinde herkesin herkesle bir şekilde karşı karşıya geldiği her türlü acı’yı siyasi trajedi’yi yeniden yeniden aynen yaşatıp, dikkat edin, bir kendileri masum bir kendileri AK KAŞIK kalıyor.
Oysa hepiniz biliyorsunuz, 12 Eylül’ü ilk alkışlayanlardan biri Fethullah Gülen Hoca, ve hepimizin 12 Eylül’ünü hayata geçiren ÖZAL hükümetleri.
Özal ne mi yaptı, tıpkı Amerikalılar’ın Bikini Adası’na attığı atom bombalarından attı Türkiye Halkı’nın üzerine. Ve Keçiler’i adaya gönderip tepki veriyorlar mı diye denedi.
Sonuç, Keçiler hiçbir şey olmamış gibi hayatlarını sürdürmeye otlanmaya devam etti.
Keçiler’i bombardıman sonrası inceleyen bilim adamlarının raporları ise çok kısacıktı:
Keçiler ‘alık’ hayvanlardır, bombardıman ve radyasyon ‘alık hayvanlarda’ hiçbir etki yaratmaz, aynı bilimsel raporun tıpkısı yazıyor, ülkemizde seçimler ve siyasi anketler üzerine kafa yoranlar.
* Alıklık, insan evladını hiç yormayan yegane zahmetsiz ruh hali..
Nihat Genç
Odatv.com

Devamını gör...

1 Ocak 2009 Perşembe

İstanbul’un köpürtülen zehirli rantı Anadolu'yu kurutuyor


TOBB Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi, TEPAV Direktörü Prof.Dr.Güven Sak, bölgesel dengesizliğimizle ilgili bir tartışmaya Radikal’deki köşesinde kapı araladı. 

Güven Sak’ın 6,10,13 Ocak tarihli yazılarında yer alan bazı önermeleri şöyle; 

“Bursa, Gaziantep ve Diyarbakır bu kadar güdük kaldığı için, İstanbul bu kadar irileştiği için biz böyle vasat kaldık ve de milletçe dedikoducu olduk. Sayın Başbakan’ın Türkiye hayalinin İstanbul’un daha da irileşmesinden ibaret olması bundandır”
 (6 Ocak). 

“Bursa’nın, Diyarbakır’ın ve Gaziantep’in güdük kalmasının nedeni Türkiye’nin idari yapısıdır. Böyle bir ülkeyi merkezden sımsıkı kontrolle yönetmeye kalkarsanız, İstanbul irileşir, öteki şehirler güdük kalır” (10 Ocak). 

“İrileşen İstanbul, diğer şehirlerimizin beceri kaynaklarını kendine çekmekte ve bölgesel dengesizlikleri arttırmaktadır. İstanbul’un irileşmesinin nedeni, İstanbul’un bağlantılarının (connectivity) iyi olmasıdır”(13 Ocak). 


“Türkiye’nin artık çok merkezden dünyaya bağlanmayı düşünmeye başlamasında fayda vardır. Artık her vilayet kendi yatırım iklimini komşusundan nasıl daha iyi hale getirebileceğini hesaplamalıdır” (13 Ocak). 




***


Güven Sak, bu meselenin, renksiz Anayasa tartışmalarına taşınmasını da öneriyor.

Bu 3 günlük tartışma yazılarında Çin’in ve Honduras’ın, “Serbest Bölge-şehir” deneyimlerinden söz ederken Türkiye için de benzer şeyler mi öneriyor, sorusuna yanıt bulamadım. Ama, açılan tartışma yerindedir. 




***


Sorun, belli : 

Sermaye birikimi, artan ölçüde, Anadolu kentlerinin aleyhine, İstanbul coğrafyasında, kentrantı üstünden sürdürülmekte,İstanbul da bu nedenle irileşmekte , (büyümektedir diyemiyorum), azmanlaşmakta, ülkenin bütün enerjisini soğurmakta, ama o ölçüde de sorun üstüne sorun üretmektedir. 

Bu talancı, yağmacı süreç, ne eşsiz bir miras olan İstanbul’un , ne de Türkiye’nin hayrınadır…Plansızlık, kar uğruna kısa görüşlülük, geleceğimizi tüketmektedir. 

İstanbul böyle yağmaya açıkken, “İki çıplak bir hamama yaraşır” misali, “Anadolu kentlerini yarıştırma” ezberiyle de bir yere varamayız. 

Sermayeyi, İstanbul’a çeken nedenleri bulup çıkarmalıyız. O da İstanbul’un köpürtülen zehirli rantıdır. 

Bir örnek, durumu aydınlatmaya yetecektir. 

Yatırımları Manisa’da yoğunlaşan Zorlu(Vestel), sanayi yatırımlarını geliştirmek varken, İstanbul’da emlak yatırımına girişti. 2007’de, Levent Karayolları arsasını Özelleştirme İdaresi’nden 800 milyon dolara aldı. 

83 bin metrekarelik araziye, AKP’nin inayetiyle, 683 bin metrekarelik inşaatı,hukuku da çalımlayarak, dikti (oysa hak, 240 bin metrekaredir) ve İstanbul’un hem dokusuna, hem geleceğine hayrı olmayan, ama kendisine devasa rant sağlayacak beton yığınını yarıladı bile. 

Kabahat Zorlu’da mıdır?

Kabahat, daha çok, ona ve benzer yatırımcılara bu kapıyı ardına kadar açan, İstanbul’un kent rantını, vergileme yerine, olduğu gibi bu balinalara bahşeden ve onlara, dış uzantılarına, Galataport, Haydarpaşaport, 3. Köprü, Kanal İstanbul, İstanbul Finans Merkezi ve daha nice yağma Hasan böreğini sunan, İstanbul kent toprağına üşüşmelerine yol açan sığ, mirasyedi zihniyettedir. 

Bu baştan çıkartıcı, ama uzun vadede herkesi zehirleyecek İstanbul rantını elbette AKP iktidarı keşfetmedi, öncesi vardır.

1980 başlarında zuhur eden, “İstanbul’u küresel kent yapıp satmak” zihniyetinin beslenmesiyle bu boyutlara varmıştır talan. 

İstanbul neden irileşmektedir? 

Çok açık; burjuvazimiz yüksek katma değerli sanayiye yönelip uluslararası rekabete çıkma cesareti ,becerisi gösteremediği için… 

Kent rantına konmanın kolaycılığı önüne serildiği için. 

Sorun, ne İstanbul’un yol ağları yönünden avantajlı olmasındadır (bu bir sonuçtur), ne “merkeziyetçilik”tedir. 

Sorun, İstanbul’un kent rantının köpürtülmesi, kışkırtılması, sanayi karından daha cazip hale getirilmesindedir. 

Öyle olmasa, eskinin sanayicileri Eczacıbaşı, Tekfen, Boyner, Dinçkök, Akın, sanayiyi Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana teşvik eden İş Bankası ve son olarak 3 emlak şirketi kuran Koç Grubu, İstanbul toprağına niye üşüşsünler? 

Siz, bu holdinglerin Anadolu’da son yıllarda herhangi bir yatırım çabasına şahit oldunuz mu? 

Niye yapsınlar? 

Onları her tür İstanbul yatırımından caydıracak, soğutacak, Anadolu’da gerçekleştirilecek üretken bir yatırıma yönlendirecek samimi, kararlı hangi çaba, teşvik, niyet var? 

Yüksek İstanbul rantı, İstanbul merkezli yüksek karlı finans, ithalat, özelleştirme avantaları varken, yüzlerini neden Anadolu’ya dönsünler, rekabetçi sanayicilikle niye cebelleşsinler? 




***


Bazılarının tüyleri yine diken diken olacak, biliyorum ama, İstanbul’dan nasıl uzaklaşılır ve uzaklaştırılır, sorusuna yanıt arayanlar, uzağa, başka ülke deneyimlerine bakmayı bırakıp1930’lar Türkiye’sine gitsinler. 

1930’lar Türkiye’sinde yapılan Birinci Sanayi Planı’nın mekansal tercihlerine, yatırım bileşimine ve gerekçelerine bakmaya cesaret etsinler. 

Öylesine derin dersler vardır ki…

Beş yıllık planın , o günün fiyatlarıyla 41 milyon TL’lik yatırımından koca İstanbul’a sadeceyüzde 5 pay verilmiştir. 

O da Şişe Cam’ın kurulması ve Bakırköy, Beykoz Sümerbank tesislerinin iyileştirilmesi için... 

Geri kalan yüzde 95 yatırım, Anadolu’nun muhtelif illerine yönlendirilmiş ve başarıyla tamamlanmıştır. İstanbul o dönemde göçten, kaostan uzak, en asude günlerini yaşarken, Anadolu’nun demir ağlarla, fabrikalarla makus talihi kırılmıştır. 

2012 Türkiye’si tabii ki, 1930’lar Türkiye’si değildir.

Bir nehirde iki kez yıkanılmaz, ama tarihten hiç mi ders çıkarılmaz, ya da çıkarılmak istenmez ?…





26 Ocak 2012 / Mustafa SÖNMEZ / CUMHURİYET GZT. 


26 Ocak 2012 / AÇIKİSTİHBARAT 












"İstanbul Yağması Anadolu'yu Kurutuyor"

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.