2. Cumhuriyetçiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. Cumhuriyetçiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2018 Salı

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (V)


Serinin son yazısını aşağıda dikkatlerinize sunuyoruz. Bundan sonrasını takdir, artık okuyucunundur...

* * *
-Flood serimizin bir önceki bölümünde, Kemal Kılıçdaroğlu tarafından çatı aday gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun nasıl aday gösterildiğine dair bazı ilişkiler ağını size sunmuş, 15 Temmuz sürecini ise Kılıçdaroğlu’nun doğru okuyamadığını ve bu nedenle sonrasında hatalı konumlandığını ifade etmiştik.

-Verilen tüm “küresel desteğe” ve medya gücünün adeta önüne serilmesine rağmen parti içi direnişi bile zar zor aşmış görünen Kılıçdaroğlu’nun istenilen seviyeye gelememesi –ki yanlış anlaşılmasın-istenilen iktidar olması değildir..

-Bunun bir de sonucu olacaktır ve sonuçta yaşananlar küresel dizayn edicileri Kılıçdaroğlu isminin yanına bazı soru işaretleri koymaya iter..

-Ancak araya giren bazı “hatırlı kişiler”, küresel dizayn edicilerin Kılıçdaroğlu için son ve yeni bir kredi açmasını sağlarlar….

-Ne tesadüftür ki 1 Mart Tezkeresi sonrasında Erdoğan’ın üzeri çizildiğinde ABD’de özel temaslarda bulunan ve ABD’li yetkililere“Erdoğan’ı harcamayın kullanın” diyen isim olan Cüneyt Zapsu, Kılıçdaroğlu’nun 183 numaralı kurucusu olduğu TESEV’in YÜKSEK DANIŞMA KURULU üyesidir..

Devamını gör...

21 Şubat 2018 Çarşamba

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (IV)





BÖLÜM VI

-CHP'de "DERİN DİRENİŞ" başlamıştı ve ilk hedef Kılıçdaroğlu'na ilk "Kaybettikleri mevzii" olan Meclis Grup Başkanvekilliğini geri kazanmak olacaktı...

-Bu mevziyi kazanarak hem parti içerisindeki etkinliklerindeki azalmayı minimize etmeyi hedefleyen hem de "ilerisi için düşündükleri" isimlerden birisini yavaş yavaş ön plana çıkarmayı planlayan Baykal ekibi, Muharrem İnce ismi üzerine yoğunlaştılar...

-Bu "Direniş Stratejisinin" ilk adımı olacaktı... Ve Baykal-SAV ikilisi parti içindeki tüm ağırlıklarını kullanarak Muharrem İnce'nin yapılan seçimde 3 grup başkanvekilinden birisi olarak seçilmesini sağladılar... İlk mevzi geri kazanılmış, "direnişin" ilk hattı kurulmuştu...

-Şimdi sırada ikinci adım vardı. CHP Haziran 2011 seçimlerinden %25 oy ile ana muhalefet partisi olarak çıkarken medya bunu bir önceki seçimlerde alınan %20 oy üzerinden değerlendirerek yine bir "başarı öyküsü" yazma çalışmalarına başlamıştı.

-Seçim öncesinde Kılıçdaroğlu "%30 alamazsam istifa ederim" demiş ve kendisini bağlamıştı. Küresel güçlerin desteği, Baykal etkisinin minimize edildiği ve tamamen kendi yaptığı liste ile medya gücü ile %30'u rahatlıkla alacağını düşünüyor bu güvenle bu beyanatları veriyordu...

Devamını gör...

11 Şubat 2018 Pazar

İçeriden Fethedilen Kale: CHP (II)




Gazeteci Celal Eren Çelik tarafından kaleme alınan ve kendi twitter hesabı olan @yazparov'da yayınladığı "İçeriden Fethedilen Kale: CHP" başlıklı "flood"larını, önemine binaen bir araya getirerek bir önceki sayfada yayınlamıştım. Yine aynı hesap tarafından yayınlanan ikinci paylaşım dizisini de burada, yine aynı nedenle okuyucunun dikkatine sunuyorum. 

BÖLÜM: III

 -Flood serimizin yayınlanmasının hemen ertesi gününde ismini burada veremeyeceğimiz, ancak Sn.Uğur Dündar'ın çok yakın çevresinde olan ve çok güvenilir bir kaynak bize ulaşarak floodda Uğur Bey ile ilgili geçen bölümle ilgili bilgilerini aktardı...

-Kaynağımız, floodumuzda yazdığımız Kılıçdaroğlu-Fırat ve Kılıçdaroğlu-Gökçek düellolarının planlama ve yayınlanmasından Aydın Doğan'ın zerre kadar haberi olmadığı gibi yayınlardan da son dakikada haberdar olduğunu belirtti...

Devamını gör...

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kemalist olarak yaftalanmak!..

Ya da,

HAYSİYETSİZCE YAPILAN NUMUNELİK BİR BİLİNÇALTI TECAVÜZÜ!..

"Balyoz davasında yargılanan bir çok subay Fetöcüler tarafından Kemalist olarak yaftalandı. Belki öyleydi, belki değildi..." diyen külahımın gazetecisi Nedim Şener!

Önce lütfen aşağıdaki kısa videoda geçen diyalogları ve bu diyaloğun arasına şıkıştırılıveren Nedim Şener'in yukarıdaki sözlerini duyun ve sonra da videodan sonra alıntılayarak buraya koyduğumuz gazeteci Müyesser Yıldız'ın yazısından bir bölümü, bu dinlediklerinizle üst üste koyun:




Son Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı ile alınan kararlar konusunda öne çıkan soru işaretlerini Gazeteci Müyesser Yıldız, odatv sitesinde yayınlana makalesinde son derece net bir şekilde ortaya koymuş. Diyor ki:


Devamını gör...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Biz bunları çok evvelden tanırız...


Hani şimdilerde; "ne istiyorlarsa verelim, yeter ki analar ağlamasın"cılar var ya, biz bunları yeni tanımıyoruz.

Zira, bu; "verelim kurtulalım, tek ölmeyelim de uzlaşalımcılar" bundan çok daha evvel de vardı.

Yıl 1913. Balkanlardaki varlığımız sona ermiş, Kamil Paşa, İttihatçıları susturmuş ve o meş'um Balkan bozgunundan sonra masaya oturmuşuz.

Artık her şey bitmiş, Edirne'nin hangi tarafta kalacağı konuşuluyor.

Ocak 1913'te yapılan toplantıda Avrupa Devletleri: "Edirne'nin Bulgarlara bırakılması gerektiğini, eğer bu tavsiye dinlenmezse savaşın yeniden başlayacağını ve Osmanlı devletinin oldukça güç durumda kalacağına" dair bir notayı Sadrazam Kamil Paşaya veriyorlar.

Ancak İttihatçılara göre, Selanik şehrinin kaybından sonra düşmana karşı en fazla direnen şehir olan Edirne'den vazgeçmek asla kabul edilemez bir durumdur.

Sadrazam Kamil Paşa zaten öteden beri büyük bir ittihatçı düşmanıdır.

Ancak İttihatçı subayların savaşa devam etme ısrarları boşa çıkar.

İşte o günlere dair, 10/12/14.Ocak.1913 tarihli Kurmay Yarbay Enver Beyin dedikleri:

Devamını gör...

15 Mart 2013 Cuma

Mesela dedik!..


Devamını gör...

5 Haziran 2012 Salı

"Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor!"

Dışarıdan bakıldığında "demokrasi mücadelesi" gibi görünen ama esası yüzyıllardır "akıl ve bilim ile dogmalar arasında sürüp gelen bir mücadele" olan Türk siyasi tarihi, günümüzde yeni bir safhaya girmiş bulunuyor. Fakat bu tarihi mücadelede akıl ve bilim cephesi, zamanında doğru ve "samimi" bir şekilde değerlendirmeye pek gerek görmediği "din" olgusunu dışlamakla ve onun "dogmalar" tarafından istilasına göz yummakla büyük bir hata etmiş görünüyor.


Şurası muhakkak ki, içeriği değiştirilmiş bir din anlayışı ile berbat bir siyasi argümanın aracı haline gelmiş bulunan bu dogmalar, çorak bırakılmış yamaçlardan aşağıya doğru bir anda kayıp ne varsa silip süpüren bir heyelân gibi her şeyin bir anda üstünü örtebilecek bir potansiyelle çoktan hareketlenmiş ve akıl ve onun ürünü olan bilimselliğin üzerine adeta tonlarca bir ağırlıklıkla çökmeye başlamıştır.


Bu durumun son halini fotoğraflayan ve yaşanan sorunlara dair bize önemli ipuçları verdiğine inandığımız bir röportajın son bölümünü buraya olduğu gibi alarak kayıtlarımıza geçirmeyi gerekli bulduk. Umuyoruz ki, bu konulara kafan yoranlar için gün gelir bir yararı dokunur.


"Türkiye cahiliye dönemini yaşıyor!"


BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİPROF. FARUK BİRTEK: 

Devamını gör...

22 Şubat 2012 Çarşamba

Bana üstadını söyle...

Liberalizmin insan hayatını ve düşüncelerini şekillendirmede büyük ölçüde etkili olduğu bu çağda, insanların ekserisinde gözlenen yüzeysel düşüncelerle "varsayılan" doğrular üzerinden "light fikirler" üretmek işi, kendi müşterisini yaratmakta hiç de zorlanmıyor! 


Yani, öyle bir durumdayız ki, teşbihte hata olmaz dedikleri hesap; Osmanlı sadrazamına: "Yarabbi, şu Arabın aklını bir geceliğine bana ver de, hiç olmazsa rahat bir uyku uyuyayım!.." dedirten haremağasının verdiği akıllar gibi, yüzyılların biriktirdiği sorunları sanki bir anda çözüverecek sihirli cümleler, ardı ardına ülke gündemine düşüp durmakta! 


Sonunun nasıl biteceğine kafa yormayanlar için her tür rüyayı hayata geçirmeyi mümkün kılan bu liberal düzen, "ah beni bir başbakan yapacaklardı ki..." diyenlerin dahi rüyasını gerçek kılabilirken, söz konusu biz olunca; liberal batının "taç giyen baş akıllanır" sözü pek geçerli bir sözmüş gibi görünmüyor.


Daha önceki bir makalemizde ele aldığımız "kinini din etmek" meselesinde altını çizmeye çalıştığımız hususlar, nihayet bizzat sayın büyüğümüzün ağzından da teyit edilmiş oldu. Atatürk'ün ünlü "Gençliğe Hitabe"sine alternatif olarak gördükleri anlaşılan ve "üstad" kabul ettikleri Necip Fazıl tarafından yazılmış bulunan bir yazıdan yaptıkları alıntı ile, onun; "Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik..." sözlerini, düzenlenen bir telekonferans vasıtası ile kamuoyuna aktaran sayın başbakan, o cümlede geçen "kininin davacısı" ibaresinin ne anlama geldiğini de açıklasa iyi olurdu ama buna gerek görmedi.

Devamını gör...

27 Kasım 2011 Pazar

İşte senin üstadın!..

Mustafa Kemal'in cumhuriyeti bir "erik kurusu" gibi içlerine oturanlar, durup durup her gün "cumhuriyet" aleyhine yeni bir iftira atarak gündem oluşturmaya ve içlerinde kalmış ve o bir türlü hazmedemedikleri bu erik kurularını bir bir dışarıya çıkararak kendilerince rahatlamaya çalışıyorlar.


En son bir "Dersim" meselesi ortaya atarak, tarihe bir "isyan" ve genç cumhuriyete karşı bir "kalkışma" olarak tarihe geçmiş, bir anda yüze yakın askerimizin şehit edilmesi ile başlatılan esef verici bu kanlı hadise üzerinden "Atatürk Cumhuriyeti"ni küçük düşürmek, onu neredeyse sudan bahanelerle kendi vatandaşlarını katledecek kadar gözü dönmüş bir eşkıya çetesinin yönettiği, önyargılı bir "barbar-devlet" olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bütün bunları da "sağlam kaynak" diye bildikleri bir takım kişileri referans göstererek yapıyorlar.


Bir taraftan, ayakta duramayacak kadar hasta bir Mustafa Kemal önderliğinde, tıpkı bir Musul, tıpkı bir Kerkük gibi bizden koparılmış "Hatay" geri alınmaya uğraşılırken , diğer taraftan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile İstanbul boğazı üzerindeki hakimiyetimiz perçinlenmeye çalışılırken, ikinci dünya savaşı ufukta görünmüşken, "manidar" bir şekilde başlatılan ve miadının dolması sebebi ile "gizliliği" ortadan kaldırılan İngiliz belgelerinin de ortaya koyduğu üzere dış bağlantıları olduğu gün gibi aşikâr olan bu kalkışma üzerinden Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'e saldırmak yüzsüzlüğünü gösterenlere "ibretlik" bir cevap mahiyetinde olan Zahide Uçar'ın aşağıdaki; "Sana Üstadını Anlatayım Mı Sayın Erdoğan?" başlıklı makalesi, eminim ki aynı zamanda bir "tıynet"i tescil eden bir belge olarak da tarihe geçecektir. Buyrun:

Devamını gör...

21 Kasım 2011 Pazartesi

"Solcuların tamamını Atatürkçülükle suçlayamayız!.."

Daha önce de ifade etmeye çalışmıştık, "küresel emperyalist elit" geçen zaman içinde hatalarından ders aldı, daha bir tecrübe kazandı, "maşa" kullanmakta artık daha da bir ustalaştı. Yeryüzünde bileğini bükemedikleri tek adam olan Mustafa Kemal'in eseri Türkiye Cumhuriyetini nasıl ortadan kaldırırız diye kıvranıp dururken, ona kendisinden daha fazla düşmanlık içinde bulunan bir zihniyet ile yeniden omuz omuza verip yan yana saf tutacağını ise herhalde kırk yıl düşünse aklına dahi getirmezdi! 


Kendilerini "Kemalist" olarak tanıttıkları halde, ellerine teslim edilen vahayı cennete çevirmek varken bununla yetinmeyip sağda solda yayılacak mera arayanlar yüzünden içi hakkıyla doldurulamamış olan "müdafaai hukuk ideolojisi", böylece meydanı, usul usul, kimi "din tüccarı", parlak tüylü "mahsere cardınlarına"* ve Kürtleri haraca bağlamayı gözüne kestirerek yutkunup duran kimi "Kürtçü" ayakçılara terk etmiş oldu. 


Bu milletin dinine sövmeyi Kemalizmin "amentüsü" sayanlar ile bunlara bakarak Atatürk'e sövmekle dinine sahip çıktığını zannederek, bu öfke ile din tüccarlarının kucağına oturanlar arasında baş gösteren bu guruplaşma, bir zamanlar emperyalist sömürgenlere yasaklanmış olan bu temiz yolu, bunların çamurlu çizmeleri ile kirletmelerine böylece yeniden fırsat vermiş oldu. 


Bu makalede asıl üzerinde durmak istediğimiz husus, din adına Atatürk'e şuursuzca hakaret edenlerin düştükleri durumu ele almak ve bu uğurda kimlerle beraber olduklarını, Atatürk'e hakaret edip sevap(!) kazandıklarını düşünenlerin aslında kimlerin ekmeğine nasıl yağ sürmekte olduklarını kendilerine hatırlatmaktır.

Devamını gör...

9 Kasım 2011 Çarşamba

Cehalet ve Zulmün Kıskacında Kürt Meselesi

Adnan Menderes Kaya 
Haber Akademi  
4 Kasım 2011


19. yüzyıl başlarından günümüze kadar devam eden Kürt meselesi, Kerkük konusuyla birlikte yeni bir şekil almaya başladı. Bir Kürt isyanı neticesinde terk etmeye mecbur kaldığımız Kerkük-Musul bölgesinin Irak’a ait olduğunu 1926 Ankara Antlaşmasıyla onayladık.


Bu durumda Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu için zaten Türk Devleti’nin bir parçası olan Kerkük-Musul, eğer Irak parçalanırsa Türk Devleti’ne ilhak edilmelidir.


Ülkemizde de Türk Devleti’ni bölmeyi, Türk Milleti’ni bir iç savaşa sürüklemeyi hedefleyen Kürtçülük faaliyetleri bilindiği gibi 1980’li yılların başlarından itibaren gerekli ve yeterli tedbirler alınmaması sebebiyle azgınlaşmış ve mevcut durumda neredeyse terörist başının affedilme ihtimaline kadar uzanmıştır.

Devamını gör...

3 Kasım 2011 Perşembe

Asıl tehdit İstanbul medyasıdır

İstanbul, konumu ve geçmişi itibarı ile diğer dünya metropollerinden elbette çok daha farklı bir şehir. Ancak onu diğerlerinden ayıran öyle bir farkı daha var ki, bu fark, bütün bir Türk milletini, yüzyıllardır bir beladan diğerine sürükleyip durmakta... 


Kendini gizlemekte, ya da bu milletten biri gibi görünmekte son derece ustalaşmış olan bu gizli elin ne derece şerir olduğunu çok iyi bilen Mustafa Kemal'in, yeni cumhuriyete başkent olarak Ankara'yı seçmesi rastgele alınmış bir karar değildir. 


O daha genç bir subay iken: "İstanbul, İstanbul'da kalınarak idare edilemez. İstanbul, ancak ona hakim olunabilecek bir noktadan idare edilmelidir!.." diyerek, daha o günden bu o "çok önemli" gerçeğin altını çizmiş oluyordu.


Konuyu daha bir anlaşılır kılmak bakımından şunu açıkça belirtelim ki, İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan o tarihi süreçten bu yana, devlet kademelerinde önemli mevkiler edinmiş bir "dönmeler ve devşirmeler" zümresinin hakimiyeti altında bulunmaktan kendini bir türlü kurtaramamış olan İstanbul, eskiden olduğu gibi bugün de Türkiye'nin kaderini kendi çıkarı doğrultusunda dizayn etmek adına, hamle üzerine hamle yapmaktan bir an bile geri durmuyor!.. 

Devamını gör...

26 Ekim 2011 Çarşamba

CHP ve MHP Anayasa çalışmalarından derhal çekilmelidir!..

ABD, AB ve PKK'nın ısrarla talep ettiği ve AKP'nin de vazife kabul ettiği "yeni anayasa" çalışmalarına "görüş"(!) bildirmek üzere katılacaklarını beyan eden MHP ve CHP, şayet bu kararlarından vazgeçmezler ise millet ve tarih nezdinde büyük vebal altında kalacaklardır!.. 


Artık şunu iyice anlamış olmaları gerekir ki, "Bölünme Anayasası" olduğu apaçık belli olan ve Cumhurbaşkanı tarafından "ideolojisiz anayasa" olarak tarif edilen bu "Türkiye'yi Türksüzleştirme anayasası"nı yürürlüğe koymak için iktidarın, bu iki muhalefet partisinin ne görüşlerine, ne de fikirlerine ihtiyacı vardır. AKP'nin bu aşamada ihtiyacı olan tek şey, "meşruiyet" tartışmalarına meydan vermeden "vazifesini" bir an önce kotarmaktır. Sayısal anlamda bunu engelleme imkânı bulunmayan muhalefet, değiştiremeyeceği bir netice için "dolgu malzemesi" olmayı kabul etmek yerine, bu, çok önceden tasarlanmış senaryonun figüranı olmayı reddettiğini açıkça beyan etmelidir!.. 


Hülâsa, muhalefete düşen iş-eğer gerçekten muhalefet ise-(bir başlarsa, bir daha durdurmaya güç yetiremeyeceği) anayasa çalışmalarını asla başlatmamaktır!.. Hele ki, karşılarında; "sadece "cumhuriyet" kelimesine dokunmayacağız!.." diyen bir iktidar partisi varken!..

Devamını gör...

4 Ekim 2011 Salı

Barış Ümidi(!) var mı?!..

Tarih, 3 Ekim 2011. Akşam saatleri...


Habertürk Kanalında "Akşam Raporu" adlı program yayında.


Konuk Hasan Cemal. 


Konu: "Kürt Meselesi(!)'nde Çözüm ümidi!.."


Hasan Cemal yeni bir kitap yazmışmış. Spiker kız soruyor: 


"Barış ümidi var mı?"


Hasan "abi", önce derin bir ümitsizlik içinde imiş gibi şöyle bir duruyor, sonra "derin bir nefes" alıyor ve arkasından, en ümitsiz zamanlarda rüyalara giren o aksakallı dedeler gibi dudaklarını oynatıyor:


"Var!.."


Bizler de; "Ohh!.." diyerek, derin bir nefes alıyoruz.


İlahi, Hasan abi!


Yapma bize böyle, az daha yüreğimize indiriyordun!..


Arkasından, "yürek ferahlatan" ikinci bir haber daha geliyor:


-"Peki, bu konuda bir teklif gelse, "arabuluculuk" yapmaz mıydınız?.."

Devamını gör...

22 Eylül 2011 Perşembe

Kana petrol karışınca Libya’ya leş kargaları üşüştü

Yağmaya hücum!.


 Bir gazetenin başığı aynen şu şekildeydi dün: 


“Yes you can!” 


 Utanmadan gaz veriyorlar bir de... “Evet yapabilirsin!” 


Yapamazsan da “no problem”, yaptırırız be abi! 


İsyan nedir, nasıl çıkarılır, kimlerle işbirliği yapılır bir bir anlatır, baktık hâlâ “rolü”nün ne olduğunu kavrayamamışsın, bir de provasını yaptırırız; kostümlü, kostümsüz... 


Bize hepsi uyar! 


Dünkü gazetelere bakılırsa, uymuş da zar: Libyalı muhalifleri Türk özel harekâtçılar eğitiyormuş. “Hedef” ülkeye “gazeteci” kılığında sızdıktan sonra, “isyancı adayları”nın “koç”luğuna başlamışlar: Teknik, taktik... Muhalif ordusu Türkiye’de 


Birkaç gün önce Arslan Bulut da yazdı: Suriyeli muhaliflerin rol dağılımının yapıldığı yer de Türkiye! 


Bu iddianın sahibi genç bir AKP’li! 

Devamını gör...

18 Eylül 2011 Pazar

Maksat "Kürtçülük" olsun!..

Türkiye'de "aydın" olmak, "namuslu" olmak anlamına gelmiyor.


Önemli olan, "insan hakları" denince akıllarına Türklerden başka herkes gelen, "hayvan hakları" dahil, her türlü hakka saygılı olduklarını göstermek için büyük gürültüler koparmaktan sakınmayan "Türkiye'nin bu aydınları(!)", nedense; bırakın "Türk"ün adını ağızlarına almayı, "kimliğinden vazgeçmedikçe" onun varlığına dahi tahammül edemediklerini her fırsatta ortaya koymayı mutlak bir "gereklilik" olarak görüyorlar!..


Bir kaç istisna hariç olmak üzere, içlerinde bir çoğu "marksist/leninist vb." (ve aynı zamanda da kemalist(!)) olan ve dillerinden düşürmedikleri "halkların kardeşliği" sloganı ile, bu ülkenin "kaynaşmış" insanlarını ayrı ayrı tarif etmeyi bir marifet sayarak emperyalizmin ekmeğine yağ süren bu saftirikler, yıllardır sürdürdükleri bu aymazlıklarının ülkeyi ne hale getirdiğine dahi aldırmadan, aynı aymazlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. "Ezilenlerin yanında olmak", onların lügatinde, "ezen Türk"ün karşısında olmakla aynı anlama geliyor. Bunun binlerce örneğinden biri, daha doğrusu en sonuncusu "Emrah Gezer davası"...

27 Aralık 2009'da vuku bulan olayla ilgili "Kürtçe şarkı tartışmasından cinayete.." başlığı ile verilen haber şöyle:


"Ankara'da Çankaya ilçesinde Emrah Gezer adlı genç, arkadaşının doğum gününü kutlamak amacıyla eğlendiği bir barda, Kürtçe şarkı söylediği için tartıştığı Özel Harekat polisi tarafından 3 kurşun ile öldürüldü. Olayın görgü tanıkları, polis memurunun Gezer"i hedef seçerek ateş ettiğini iddia etti. Olay, polis tutanaklarına da “Kürtçe şarkı yüzünden çıkan olay” şeklinde geçti. Diyarbakır"ın Silvan ilçesi nüfusuna kayıtlı 29 yaşındaki Emrah Gezer, 1994 yılından beri yaşadığı Ankara"da söylediği Kürtçe şarkı nedeniyle öldürüldü. İddialara göre olay şöyle gelişti: Emrah Gezer, 27 Aralık"ta Ankara"nın Çankaya ilçesine bağlı Kavaklıdere semtinde bulunan bir barda arkadaşının doğum günü partisine katıldı. Geç saatlere kadar burada eğlenen Gezer, canlı müziğin sona ermesinden sonra arkadaşlarına Kürtçe şarkı söyledi. 

Devamını gör...

4 Eylül 2011 Pazar

Mustafa Kemal Filistin Cephesinden Kaçtı mı? (2)

Yazı dizimizin bu üçüncü bölümüne başlamadan önce kısa bir "kronolojik" hatırlatma yapmakta fayda görüyoruz:

Mustafa Kemal, 7 Mart 1917'de karargâhı Diyarbakır'da bulunan 2.Ordu Komutan Vekilliliğine atandıktan sonra Hicaz Kuvveyi Seferiyesi Komutanlığına getirilmek istenmiş, ancak bunu kabul etmeyince 5 Temmuz 1917'de Yıldırım Orduları Grubu emrinde bulunan Halep'teki 7.Ordu Komutanlığına atanmıştı. Mustafa Kemal 20 Eylül 1917'de 7. Ordu Komutanı sıfatıyla, İstanbul'a; memleketin ve ordunun durumunu açıkça ortaya koyan bir rapor gönderdi ve görüşlerinin dikkate alınmamış olması sebebi ile de 6 Ekim 1917'de de, 7. Ordu Komutanlığı'ndan istifa ettiğini bir yazı ile Enver Paşa'ya bildirdi. Akabinde de, 15 Ekim 1917'de, 2. Ordu komutanı sıfatı ile izinli olarak İstanbul'a döndü.

9 Aralık 1917'de İngilizler Kudüs'ü işgal ettiklerinde, M. Kemal, veliaht Vahdettin'in "yaver"i olarak ona Almanya seyahatinde eşlik ediyordu. 

(Bunun özellikle altını çizdik ki, bugün Kudüs'ün elimizden çıkmasından Mustafa Kemal'in sorumlu olduğu yalanına inanan maalesef bir çok insan var!..) 

Devamını gör...

26 Ağustos 2011 Cuma

Yeni Osmanlı değil, Sümbül Ağa Dönemi!..

Soru sormak, düşünmektir. (Soru sormayı pas geçmiş beyinler, bu büyük ve günah dolu(!) zahmetten, her şeyin cevabını bilen kimi zatlara mürit olmakla kurtulmak(!) şerefine nail olmuş olduklarından, sözümüz elbette onlara değil..) "Soru doğru sorulduğunda", göze bir kaos yumağı halinde görünen olayların, nasıl da kolayca çözülüverdiğini görmenin "mümkünât"ına dair güzel bir örnek teşkil eden aşağıdaki makale, aynı zamanda, ülke gündemini işgal eden "hâdisat"ı, ona layık bir üslupla açıkladığı için de, nasıl bir içler acısı "gerçeklik" ile karşı karşıya bulunduğumuzu, bize bir kere daha manidar bir şekilde hatırlatmakta...


YENİ OSMANLI  DEĞİL, SÜMBÜL AĞA DÖNEMİ


Dünya 10 senedir Yeni Roma hayaliyle dünyayı topyekun işgale girişip, Haçlı Seferi'nin klasiklerinden olan sosyal ve ekonomik çöküşleri yaşarken, ne hikmetse ülkemizde narkoz altındaki toplum Sıfır Muhakeme ile yaşamaya şartlandırılıyor.


4 Temmuz'da askerimizin kafasına çuval geçirenler, şimdi hukuk ve ekonomi kesiminin kafasına da aynı çuvalı yasal yöntemlerle geçiriyor. Hırsız hep masum, vatandaş hep suçlu.

Devamını gör...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

"BOP İslamı"nın modifiyeli mücahitleri!..

ATATÜRK İNGİLİZLERLE ANLAŞMIŞMIŞ!!..


"Pek çok safdil zanneder ki, Türkiye Kurtuluş Savaşı ile kurulmuş bir devlettir…


Ve yine o pek çok safdil şu soruya cevap veremez; “İngilizler nasıl olur da tek kurşun atmadan İstanbul gibi dünyanın kalbi bir şehri terk eder?..”


Yukarıdaki satırlar, internet medyası olarak adlandırılan binlerce haber sitesinden birinden, bir sözde haber(!) (ama bana göre bir "kara propaganda") sitesinden alınmıştır. Bu günlerde ortaya atılan bu "iftira"yı daha çok fazlası ile duyacağımızdan şüpheniz olmasın!.. Bir merkezden verilen talimat ile harekete geçenler, Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki duygu ve düşünceleri herkesin malûmu olan Ermeni asıllı bir tarihçi(!) tarafından "tarih" diye uydurulan bu türden iftiralara, bugünlerde nedense pek bir "candan" sarılıyorlar?!.. 


Efendim, bunların sarıldıkları iddianın özeti şu:


"Mustafa Kemal, güya I. Dünya Savaşı esnasında İngilizler ile gizlice anlaşmış da, bizi Mondros mütarekesine zorlayan önemli bir amil olan Filistin cephesinde savaşı kaybetmemizi bilerek sağlamış da, böylece Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün yolunu açmış, biz de böylece Mondros mütarekesini imzalamak zorunda kalmışız!!.."


Ermeni-BOP'çu Müslüman(!) ittifakından doğsa doğsa ancak işte böyle bir "ucube" doğar!.. 


Bu sözde müslüman, "BOP İslamı"nın modifiyeli mücahit(!)lerinin büyük bir iştiha ile yaydıkları bu yalanlara atlamaya amade sazanlar, "vayy be!" demeden önce şu gerçekleri bilsinler diye yazıyorum ki:

Devamını gör...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bu da oldu...

"Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir" misali, Türkiye'yi "dönüştürme"ye ve cumhuriyetin temel değerlerini "değiştirme"ye yönelik bir "organizasyon"un, amacına ulaşmak uğruna, sistemli ve ibret verici bir şekilde "demokrasi"nin  bütün imkânlarını "kullandığını" nice aklı başında ve vicdanı yerinde adamlar yıllar yılı yazıp çizmekte ve bu gidişin, bu milletin hayrına bir gidiş olmadığını, ellerindeki imkânlar ölçüsünde ve adeta kendilerini yırtarcasına bu millete anlatmaya çalışmaktalar... 

Millî olan ne varsa, Türk adı, Türkiye adı, Atatürk adı nerede geçiyorsa, onları oradan kazımaya, bütün bunlar kimlerin gönlünde yaşıyorsa, onları sindirip, susturmaya ve Türk ve Türklüğe dair ne varsa, onların kendini ve izini bu topraklardan silmeye kararlı olan bu, "uluslararası organizasyon"un etkisini ve varlığını, bu milletin her ferdi, artık kendi şahsında, bizzat hissediyor. Durumun ne raddeye geldiğini görmek bakımından, Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Selcan Taşçı'ya gönderilen bir okur mektubuna bakmak yetiyor. İşte o mektup:

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.