10 Ağustos 2011 Çarşamba

I. Dünya Savaşını bize kaybettiren büyük hatamız!..

"BOP İslamı"nın modifiyeli mücahitleri!." başlıklı makalemizle bağlantılı olarak bugün de, I. Dünya savaşından "umulmadık kayıplarla" çıkmamıza sebep olan Filistin cephesindeki çözülmenin nedenleri üzerinde duracağız. 


Hatırlanacağı üzere, Mustafa Kemal'in de görev yaptığı bu cephe, bütün bir Arabistan ve Yemen'deki kıt'alarımızın bağlı bulunduğu Dördüncü Ordu'nun komuta merkezi olması sebebi ile, çöküşü Arap yarımadasındaki hakimiyetimizi de büyük bir hızla kaybetmemize neden olmuştu.. 


Bu durumdan Mustafa Kemal'i sorumlu tutan ve çöküşün faturasını ona çıkarmaya çalışan malûm odaklar, bütün bunların "danışıklı" bir şekilde Mustafa Kemal ile İngilizler arasında önceden kararlaştırılmış bir hareket tarzı olduğunu ve Mondros mütarekesine giden yolun, böylece bilerek(!) açılmış olduğunu iddia ediyorlar! İşte biz de bugün burada hem hiç bir mesnedi olmayan bu iddiaları, hem de bu vesile ile bugüne kadar üzerinde çok durulmamış olan ama Osmanlığı imparatorluğunun beklenenden çok daha hızla ve çok daha büyük kayıplarla çökmesine sebep olan "yanlışlar zinciri"ni masaya yatırmak istiyoruz.


Bir kere baştan şunu belirtmeliyiz ki, Filistin Cephesinin çöküşünü inceleyerek bundan bir sonuç çıkarmak isteyenler, (diğer her türlü tarihi olaylarda da geçerli olduğu üzere) önce, bu çöküşü hazırlayan sebepleri ele alarak işe başlamak durumundadırlar. Aksi durumda, olayları sadece o anki eylem ve kararlara bakarak değerlendirmek,  sadece bir "durum tespiti" yapmaktan öte bir mana ifade etmeyecektir. Yok, maksat; ortaya çıkan "sonuçları", sebepleri ile değerlendirerek, akıp giden zaman içindeki hadiseleri birbiri ile sağlıklı bir şekilde bağlayıp bundan bir ders çıkarmak değil de, birilerini karalamak ve kendi siyasi görüşlerine malzeme sağlamak ise, "statik" bir tarih anlayışı bu türden bir çarpıtmalar elde etmek için hiç şüphesiz daha elverişli bir yoldur. Tabii ki, bu yolu tercih etmekle elde edeceğinizi düşündüğünüz çıkarın foyasının er ya da geç bir gün döküleceğini göze alabiliyorsanız!..


Şimdi, gelelim konumuza:


Yıl 1915. Çanakkale boğazında baş gösteren tehlike üzerine, askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde, Almanya'dan gönderilen general Liman von Sanders, Çanakkale ve havalisinde 5. Ordu adı ile yeni bir ordu kurulmasını öneriyor. Daha sonrasında da, beklendiği gibi vuku bulan ve yeni kurulmuş bulunan 5. Ordu'muzun çok ağır bedeller ödeyerek ancak bertaraf edebildiği o malum "Çanakkale muharebeleri"nden sonra, 5. Orduya bağlı 19. ve 20. Tümenden oluşan, Yakup Şevki Paşa komutasındaki 15. Kolordu, 1916 yazında, Galiçya'daki "Graf Botmer Ordular Gurubu"na katılmak üzere, Enver Paşa'nın talimatı ile yola çıkarılıyor. 1916 sonbaharında, Romanya'nın İtilâf Devletleri safında savaşa girmesi ile de 15, 25 ve 26. Tümenlerden kurulu olan Hilmi Paşa komutasındaki 6. Kolordumuz da Mareşal Mackenzen emrine veriliyor. 


Yılın sonuna doğru da, 50. Tümen, Usturumca'daki 2. Bulgar Ordusuna gönderiliyor. Aralık ayı ortalarına gelindiğinde 46. Tümen de aynı birliğe katılıyor. Bunlardan başka, 177. Türk Alayı da Below Ordular Grubundaki Beles müfrezesinde bulunduruluyor. 


Kısacası, Galiçya, Dobruca ve Eflak bölgelerine, Almanlarla beraber Rus kuvvetleri ile çarpışmak üzere gönderilen kuvvetlerimizin tamamı, Liman von Sanders komutasındaki bu 5. Ordudan gönderiliyor.


Bize bu bilgileri, "Türkiye'de 5 Yıl" adlı kitabında veren Liman von Sanders, bu konudaki fikrini adı geçen kitabında şöyle anlatıyor:


"Galiçya'ya asker gönderilmesini, başlangıçtan itibaren bir hata olarak gördüm. Bugün de aynı kanaatteyim. Bunun içindir ki, 1916 yazında bu konudaki düşüncelerimi, Askerî Kabine Başkanı aracılığı ile İmparatora arzettim."


Konuyla ilgili bir dizi stratejik gerekçe sıralayan Sanders, daha sonra şunları ilave ediyor: 


"Türkiye'nin 1916 yılında ve hatta belki de çok daha önce, kendi sınırlarını savunacak durumda olmadığını kabul etmek lazımdır... Türkiye'nin Kafkasya, Irak ve Sina Yarımadasındaki uzak cephelerde sayıca kendisinden üstün kuvvetler karşısında bulunuşu, Küçük Asyanın uzun sahillerinin muhafazası ile İstanbul'un güvenliğinin sağlanması, Türk kuvvetlerine öyle görevler yüklüyordu ki, Avrupa ve Makedonya cephelerine asker gönderir ve bu askeri devamlı hizmet görecek durumda tutar ise, yukarıda belirtilen asıl görevlerini yapması güçleşirdi.


Türkler, kendileri yardıma muhtaç iken, dışarıya yardım etmeye kalkışmakla çok yanlış bir yol tuttular. Bu tarihten itibaren Türk birlikleri, kendi memleketlerinde düşmanı önleyecek kuvvetler olmaktan çok, kağıt üzerinde görünen kuvvetler haline geldiler.


"Avrupa'ya gönderilen Türk birlikleri, Türk vatanında görev gören birliklerden bambaşkaydı. Bu birlikler Avrupa'ya gönderilmezden önce, işe yaramayan subay ve erleri memleket içindeki birliklerle değiştiriliyor ve gönderilen tümenlere memlekette mevcut en iyi elbise ve teçhizat veriliyordu. Tam kadro ile gönderilen bu tümenlere ayrıca yedek ve ikmal erleri veriliyor, buna karşılık Türkiye'de kalan tümenlerin kuvvetleri ve kaliteleri düşürüyordu."


Buyrun! 


1917 yılı başlarında askeri vaziyetimiz bu!.. 


Unutmayın, daha Filistin cephesinde İngiliz ile tutuşmamışız, sadece Sina Yarımadasını geçip Süveyş Kanalına hareketler düzenliyoruz!..   


* * *


Bir sonraki yazı konumuz: Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?


- - - - - -
(Detayları merak edenler için: "Türkiye'de 5 Yıl" / Liman von Sanders / Burçak Yayınevi - 1968 Baskısı, Shf: 146-150)



0 yorum:

Yorum Gönder

 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.