4 Eylül 2011 Pazar

Mustafa Kemal Filistin Cephesinden Kaçtı mı? (2)

Yazı dizimizin bu üçüncü bölümüne başlamadan önce kısa bir "kronolojik" hatırlatma yapmakta fayda görüyoruz:

Mustafa Kemal, 7 Mart 1917'de karargâhı Diyarbakır'da bulunan 2.Ordu Komutan Vekilliliğine atandıktan sonra Hicaz Kuvveyi Seferiyesi Komutanlığına getirilmek istenmiş, ancak bunu kabul etmeyince 5 Temmuz 1917'de Yıldırım Orduları Grubu emrinde bulunan Halep'teki 7.Ordu Komutanlığına atanmıştı. Mustafa Kemal 20 Eylül 1917'de 7. Ordu Komutanı sıfatıyla, İstanbul'a; memleketin ve ordunun durumunu açıkça ortaya koyan bir rapor gönderdi ve görüşlerinin dikkate alınmamış olması sebebi ile de 6 Ekim 1917'de de, 7. Ordu Komutanlığı'ndan istifa ettiğini bir yazı ile Enver Paşa'ya bildirdi. Akabinde de, 15 Ekim 1917'de, 2. Ordu komutanı sıfatı ile izinli olarak İstanbul'a döndü.

9 Aralık 1917'de İngilizler Kudüs'ü işgal ettiklerinde, M. Kemal, veliaht Vahdettin'in "yaver"i olarak ona Almanya seyahatinde eşlik ediyordu. 

(Bunun özellikle altını çizdik ki, bugün Kudüs'ün elimizden çıkmasından Mustafa Kemal'in sorumlu olduğu yalanına inanan maalesef bir çok insan var!..) 

Devamını gör...

2 Eylül 2011 Cuma

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?

("I. Dünya Savaşını bize kaybettiren büyük hatamız!.." başlıklı yazımızda, Filistin Cephesi'ndeki bozgunu hazırlayan nedenlere değinmiş ve Mustafa Kemal'in bu bozgunu, İngilizlerle anlaşmış(!) olduğu için bilerek(!) sağladığı iddialarının geçersizliğini ortaya koyan tarihi gerçekleri "Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?" başlığı altında ortaya koyacağımızı söylemiştik. İşte bugün, bu konuya, kaldığımız yerden devam ediyor önce iddiaları ve sonra da Mustafa Kemal'in "kaçtığı" iddia edilen Filistin Cephesinin o günkü durumunu ortaya koyarak işe başlamak istiyoruz.


* * *


Milliyetçi muhafazakar kesim tarafından "üstad" olarak kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek, "Dedektif X" mahlası ile makaleler yazdığı "Büyük Doğu" dergisinin 8 Eylül 1950 tarihli, 25. sayısının 3. sayfasında, "Filistin cephesinin çöküşü"nü 19 madde halinde ele aldığı bir makale var. Bu türden iddialara dayanaklık etmesi ve referans(!) gösterilmesi bakımından, bu 19 maddelik "iddia"yı buraya alıyoruz:


"1 — Birinci Cihan Harbinde İmparatorluğun çöküşü, Filistin cephesinin birdenbire yıkılmasiyle olmuştur.


2 — Evet, Birinci Cihan Harbinde Filistin cephesi birdenbire yıkılmış; bu cephe üzerinde her şey, müthiş bir bozgun ve misilsiz bir panik kasırgasiyle altüst olmuş ve neticede bu iş, bütün felâketler bilançosunun yekûn hattını çekerek Türk vatanının istilâsına ve Mondros esaret senedinin imzasına kadar götürmüştür.


3 — Acaba Filistin cephesinin âni çöküşü, 4 küsur yıllık Birinci Cihan Harbinin her gün üstüste yığılan faciaları sonunda zuhura gelmiş tabii bir netice midir; yoksa bununla beraber ve bilhassa bundan kuvvet alarak araya giren bir kast ve menfi irade mahsulü müdür???


4 — Biz, bütün bir tarih seyrini değiştirecek kadar mühim bu sualin cevabını şöylece veriyoruz ki, imparatorluğu birdenbire dize getiren Filistin cephesinin çöküşü, üstüste yığılı facialar neticesinde, fakat bu faciaların kötü akıbetini biraz daha uzatmanın pekâlâ mümkün bulunduğu bir anda, bulanık şartlardan kuvvet alarak araya girici bir kast ve menfi irade neticesi olarak meydana gelmiştir. Yani, imparatorluğun, o günkü Türk vatanının çöküşünü çabuklaştırıcı bir kast ve menfi irade karşısındayız. Artık siz bunun mânasına ne isim verirseniz veriniz!

Devamını gör...

26 Ağustos 2011 Cuma

Yeni Osmanlı değil, Sümbül Ağa Dönemi!..

Soru sormak, düşünmektir. (Soru sormayı pas geçmiş beyinler, bu büyük ve günah dolu(!) zahmetten, her şeyin cevabını bilen kimi zatlara mürit olmakla kurtulmak(!) şerefine nail olmuş olduklarından, sözümüz elbette onlara değil..) "Soru doğru sorulduğunda", göze bir kaos yumağı halinde görünen olayların, nasıl da kolayca çözülüverdiğini görmenin "mümkünât"ına dair güzel bir örnek teşkil eden aşağıdaki makale, aynı zamanda, ülke gündemini işgal eden "hâdisat"ı, ona layık bir üslupla açıkladığı için de, nasıl bir içler acısı "gerçeklik" ile karşı karşıya bulunduğumuzu, bize bir kere daha manidar bir şekilde hatırlatmakta...


YENİ OSMANLI  DEĞİL, SÜMBÜL AĞA DÖNEMİ


Dünya 10 senedir Yeni Roma hayaliyle dünyayı topyekun işgale girişip, Haçlı Seferi'nin klasiklerinden olan sosyal ve ekonomik çöküşleri yaşarken, ne hikmetse ülkemizde narkoz altındaki toplum Sıfır Muhakeme ile yaşamaya şartlandırılıyor.


4 Temmuz'da askerimizin kafasına çuval geçirenler, şimdi hukuk ve ekonomi kesiminin kafasına da aynı çuvalı yasal yöntemlerle geçiriyor. Hırsız hep masum, vatandaş hep suçlu.

Devamını gör...

25 Ağustos 2011 Perşembe

KİNİNİ “DİN” ETMEK…

İslami literatürde, Müslümanlara yönelik çok önemli bir uyarı vardır. Onlardan, “kinlerini din etmemeye” özellikle dikkat etmeleri istenir. Çünkü, Müslümanlar için böyle bir tehlike daima vardır ve bu tehlikenin girdabına kapılanlar, giderek “dinlerine” değil “kinlerine” tapar hale gelirler!.. Bu tehlike ile karşılaşmış ve derhal kendisine çeki düzen vererek Müslümanlara ibretlik bir davranış örneği sergilemiş olan Hz. Ali’nin başından geçen o ünlü hadiseyi, burada bir kere daha tekrarlamakta fayda görüyoruz:


“Bir savaşta, yere yıktığı düşmanını öldürmek üzere kılıcını onun boynuna dayamış olan Hz. Ali, düşmanının yattığı yerden yüzüne tükürmesi üzerine, kılıcını derhal düşmanının boynundan çekiyor. Bu duruma çok hayret eden adam, Hz. Ali’ye, kendisini öldürmekten neden böyle birden bire vazgeçtiğini soruyor. Bunun üzerine Hz. Ali de: “Peki sen niye bana tükürdün?!..” diye soruyor. Adam derhal cevap veriyor: “Seni öfkelendirip de bir an önce canımı alasın diye!..”


İşte, bundan sonrasında da, Hz. Ali şu ibretlik cevabı veriyor:

Devamını gör...

23 Ağustos 2011 Salı

"Enigma şifresinin kırılmasına denk bir başarı..."

"BU BAŞARI, ENİGMA ŞİFRESİNİN KIRILMASI İLE KARŞILAŞTIRILABİLECEK BİR BAŞARIDIR"


Bölüm 3


Holger Stark / Der Spiegel
(Çeviri: A. Hüsnü Sezgin)



MOSSAD, Stuxnet'in bu başarısını, II.Dünya savaşı sırasında, Almanların Enigma adını verdikleri şifreleme makinesinin şifresinin Polonyalı ve İngilizler tarafından kırılmasında gösterilen başarı ile karşılaştırılabilecek bir başarı olarak görüyor. İsrail ordusu, çok yüksek bedellere mal olan Stuxnet'in bu başarısından havalara uçacak bir sevinç duymasa da, Mollalar idaresindeki İran rejiminin böylece geriletilerek dağıtılabileceğini savunuyor.


Bu, gerçekten de oldukça zahmetli bir operasyondu. İranın bir IR-I santrifüjü, normalde saniyede 1064 hertzlik bir devirde çalışır. Santrifüj rotorlarına müdahale başladığında ise, 15 dakika boyunca hız frekansı 1410 hertze çıkarılmış ve sonra yeniden normal frekansına döndürülmüştü. Virüs, 27 gün sonra yönetimi yeniden ele aldı ve bu defa tam 50 dakika boyunca rotorların gücünü birkaç yüz hertz düşürerek, rotorları yavaşlattı. Böylece ortaya çıkan aşırı merkezkaç kuvveti, alüminyum tüplerin genişlemesine ve parçaların birbirleri ile temas riskini giderek artmasına yol açarak santrifüjlerin imha edilmesini sağladı.


Altı bölüm içinde yer alan 164 santrifüjün bu şekilde tahrip edilmiş olduğu rapor edilmiştir. İran nükleer programının yetkilileri ve Washington kökenli “Institute for Science and International Security” (ISIS) (Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü)nden David Albright gibi otoriteler, stuxnetin bu şekilde tahrip ettiği nükleer santrifüj sayısının 1000 civarında olduğuna inanıyorlar. İran da, Nükleer çalışmalarında bir gerileme olduğunu itiraf etti. İran Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı Gulamrıza Celali'ye göre, nükleer program, potansiyel olarak büyük bir hasara uğradı.

Devamını gör...

21 Ağustos 2011 Pazar

Siber Silah Stuxnet

II. BÖLÜM - Güvenlik Açıkları ve Hileler


Saldırıyı mümkün kılan hile, dahice olduğu kadar basittir de… Stuxnet, sistemi manipule etmede Windows açıklarını kullanır. Bu açıklar sayesinde virüs, mesela bir USB Flash bellek vasıtası ile sisteme sızdırılabilir. Böylece, sürücü derhal sistemdeki bir bilgisayara bağlanarak yüklemeyi fark edilmeden başlatır.




Holger Stark / Der Spiegel
(Çeviri: A. Hüsnü Sezgin)


Stuxnet, ilk olarak anti-virüs programlarını tarar. Kendisi, bu anti-virüs programlarını aşmak için programlanmıştır. Şayet bu programları aşamıyorsa, geride hiçbir iz bırakmadan kendi kendini bilgisayardan kaldırır.


* * *


İkinci aşamada, Stuxnet, kendini USB Flash bellekleri yöneten işletim sistemi içinde, hesap toplamlarını izleyebileceği bir yere, amacını belli etmeyecek bir şekilde yerleştirir. Hesap toplam değeri 19790509’a ulaştığında enfeksiyon durur. Symantec, bunun bir çeşit kod olduğunu düşünüyor. Geriye dönüp baktığımızda, bu sayının; 9 Mayıs 1979’da Tahran'da idam edilen Yahudi İşadamı Habib Elghanian’ın idam tarihi ile bire bir örtüştüğünü görüyoruz. Öyleyse bu bir rastlantı mı, provakasyon mu, yoksa kasıtlı olarak düşünülmüş bir oyun mu?


* * *


İsraillilerin bu virüsü Natanz’a nasıl sokabildikleri ise hala belirsizliğini koruyor. Önceden öngörülemeyen Window'sun bu güvenlik açıklarına, bilgisayar uzmanlarının jargonunda, “zero-day exploits” deniyor. Bu güvenlik açıklarını aramak, hackerler için bir meydan okuma ve bir iş tarzıdır. Bilgi değerlidir ve daha önce bilinmeyen bir güvenlik açığının karaborsa değeri 100,000 $ (€70,000) ya da daha fazla olabilir ama STUXNET bu tür dijital mücevherlere en az dört çeker!..




‘Mavi ve Beyaz bir Operasyon’

Devamını gör...

19 Ağustos 2011 Cuma

"Kürtçüler" bunu bir daha düşünmeli!..

"Kürtçü" düşüncenin peşine düşenler ve bunların yardakçıları, Türkiye Cumhuriyetinden daha ziyade, Kürtlerin başına sardıkları belanın büyüklüğünün bilmem ki ne kadar farkındalar?!.. 


Meselenin son derece uzağında, kendi hallerinde hayat mücadelelerini sürdürmeye çalışan insanların bile yüreğinde nihayet keskin bir nefret hissi uyandırmayı becerebilmiş olan bu aymazlar, her gün "konuk" edildikleri televizyon kanallarında "görüş" belirttiklerini zannederek, bu milletin gözünün içine baka baka, sözde "haklı" davalarının mücadelesini verdiklerini iddia ediyorlarsa, hemen söyleyelim; çok yanılıyorlar!.. 


Ha, bir de bunlara yancılık yapan sözde "liberal-sosyalist-sosyaldemokrat" bir güruh var ki, bu Kürtçüler bir gün deseler ki; "biz bugüne kadar anladık ki yanlış yapmışız, o "sorun" dediğimiz şey "Kürt Sorunu" değil başka bir sorunmuş!.." Bunlar, ellerinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi ağlayıp, zırlayarak bunların paçalarına yapışırlar ve: "Hayır, vallahi de tillahi de sizin böyle bir sorununuz var!.." diyerek bunları yeniden bu işe ikna etmeye çalışırlar!.. Bu da ayrı bir mesele!..


Her ne ise, yeniden konumuza dönecek olursak; bunlar hakikaten çok yanılıyorlar, zira şu ülkenin en sade insanının yüreğinde bile en sonunda bir "kazık yemişlik hissi" uyandırmayı başarabildiler!.. Çünkü, "ne verilse daha fazlasını isteyen" bir arsızlıkla ve "istekleri" yerine gelmedikçe yakmaya, yıkmaya ve öldürmeye devam edeceklerini söyleyenlerin bu küstahlıklarını, epey bir müddettir sükunetlerini ve soğukkanlılıklarını muhafaza etmeye çalışarak izleyen bir büyük kitle, artık  kendilerinin "keriz" yerine konulduğunu düşünüyor!..  

Devamını gör...

KÜRTÇÜLERİ PERİŞAN EDEN RAPOR!


“ABD Temsilcisinin 89 Yıl Önce Hazırladığı Kürt Raporu’nun Sırrı”


Türkiye’de “Kürt Sorunu” diye adlandırılan ayrılıkçı Kürtçü faşizmi besleyen iki ana damar vardır. Bunlardan biri aşiret-tarikat kontrolündeki feodal yapı, diğeri ise emperyalizm kıskacıdır.  

Yüzyılın başında Anadolu’da “uydu bir Kürt devleti” kurdurmak isteyen ABD, İngiltere ve Fransa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Anadolu’daki Kürtlerle çok yakından ilgilenmiş, ayrılıkçı Kürtleri önce Türk ulusunun ölüm kalım mücadelesi olan Türk Kurtuluş Savaşı’na, sonra da çağdaş Türk ulus devletine karşı isyana teşvik etmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında Anadolu’da Türkiye karşıtı 30’dan fazla Kürtçü isyan çıkmıştır.[1]

“Kürt Sorunu”nun, daha doğrusu “ayrılıkçı Kürtçü faşizmin” kaynağını doğru anlamak için, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye’de cirit atan ABD, İngiltere ve Fransa temsilcilerinin ve ajanlarının hazırlayıp ülkelerine gönderdikleri Kürt raporlarını iyi incelemek gerekir.

Örneğin, ABD’nin Türkiye’deki Yüksek Komiseri Tuğamiral Mark L. Bristol, 20 Şubat 1922’de İstanbul’dan Washington’a gönderdiği bir “Kürt raporunda” şu bilgilere yer vermiştir:
“Sayın Dışişleri Bakanı Efendim!

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.