2 Eylül 2011 Cuma

Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?

("I. Dünya Savaşını bize kaybettiren büyük hatamız!.." başlıklı yazımızda, Filistin Cephesi'ndeki bozgunu hazırlayan nedenlere değinmiş ve Mustafa Kemal'in bu bozgunu, İngilizlerle anlaşmış(!) olduğu için bilerek(!) sağladığı iddialarının geçersizliğini ortaya koyan tarihi gerçekleri "Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?" başlığı altında ortaya koyacağımızı söylemiştik. İşte bugün, bu konuya, kaldığımız yerden devam ediyor önce iddiaları ve sonra da Mustafa Kemal'in "kaçtığı" iddia edilen Filistin Cephesinin o günkü durumunu ortaya koyarak işe başlamak istiyoruz.


* * *


Milliyetçi muhafazakar kesim tarafından "üstad" olarak kabul edilen Necip Fazıl Kısakürek, "Dedektif X" mahlası ile makaleler yazdığı "Büyük Doğu" dergisinin 8 Eylül 1950 tarihli, 25. sayısının 3. sayfasında, "Filistin cephesinin çöküşü"nü 19 madde halinde ele aldığı bir makale var. Bu türden iddialara dayanaklık etmesi ve referans(!) gösterilmesi bakımından, bu 19 maddelik "iddia"yı buraya alıyoruz:


"1 — Birinci Cihan Harbinde İmparatorluğun çöküşü, Filistin cephesinin birdenbire yıkılmasiyle olmuştur.


2 — Evet, Birinci Cihan Harbinde Filistin cephesi birdenbire yıkılmış; bu cephe üzerinde her şey, müthiş bir bozgun ve misilsiz bir panik kasırgasiyle altüst olmuş ve neticede bu iş, bütün felâketler bilançosunun yekûn hattını çekerek Türk vatanının istilâsına ve Mondros esaret senedinin imzasına kadar götürmüştür.


3 — Acaba Filistin cephesinin âni çöküşü, 4 küsur yıllık Birinci Cihan Harbinin her gün üstüste yığılan faciaları sonunda zuhura gelmiş tabii bir netice midir; yoksa bununla beraber ve bilhassa bundan kuvvet alarak araya giren bir kast ve menfi irade mahsulü müdür???


4 — Biz, bütün bir tarih seyrini değiştirecek kadar mühim bu sualin cevabını şöylece veriyoruz ki, imparatorluğu birdenbire dize getiren Filistin cephesinin çöküşü, üstüste yığılı facialar neticesinde, fakat bu faciaların kötü akıbetini biraz daha uzatmanın pekâlâ mümkün bulunduğu bir anda, bulanık şartlardan kuvvet alarak araya girici bir kast ve menfi irade neticesi olarak meydana gelmiştir. Yani, imparatorluğun, o günkü Türk vatanının çöküşünü çabuklaştırıcı bir kast ve menfi irade karşısındayız. Artık siz bunun mânasına ne isim verirseniz veriniz!


5 — Cephenin çöküş tarihi 31 Ağustos 1918 dir. Filistin cephesinde üç ordumuz vardır: 4 üncü, 7 ncı ve 8 inci ordular... 4 üncü ordu kumandanı Mersinli Cemal Paşa merhum, 8 inci ordu kumandanı ArapKirli Cevat Paşa merhum, 7 nci ordu Kumandanı da Mustafa Kemal Paşadır. Üç ordunun birden teşkil ettıgı birlik ise Yıldırım Orduları ismındedir ve General (Ley-man von Sanderes) kumandasındadır.


6 — 7 nci ordu merkezi Nablus, 8 inci ordu merkezi Tul-ü Kerem, 4 üncü ordu merkezi Salt kasabalarında... Ordular grubu kumandanlığı da Nâsırada... Arkanızı Anadoluya vererek düşünürseniz, Şeria nehrinin sağında 4 üncü, solunda da 7 nci ve 8 inci ordular... Karşılarındaysa General (Allenbi) kumandasında İngiliz ordusu...


7 — Günün birinde Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Levazım Reisi Merzifonlu Miralay Ömer Lütfi Bey (İstiklal Harbi esnasında Nafia Vekili) ile yine ordular grubu erkân-ı harb reisi Diyarbakırlı Kâzım Paşayı nezdine çağırıyor ve şöyle diyor: «Enver Paşanın idaresi orduyu ve vatanı her yerde felâkete sürüklüyor! Bu vaziyetten kurtulmak için tek çare İngilizlerle anlaşmaktır! Başka hiçbir çıkar yol kalmamıştır!..» Her iki asker de bu teklifi şiddetle reddediyor ve böyle bir hareketin korkunç bir şey olacağını söylüyorlar ve yerlerine gidiyorlar. Teklif neticesiz kalıyor. (İşbu Ömer Lûtfi Bey, iman ve namusiyle tanınmış bir zattır ve elyevm, çok şükür, sağdır.)


8 — Bu arada Mustafa Kemal Paşanın, herhangi bir maddi menfaat bahis mevzuu olmaksızın, İngiliz kumandanı (Allenbi) ile hususi temaslarda bulunduğunu da bir gün tarih tesbit edecektir.


9 — Nihayet 31 Ağustos 1918... 7 nci ordu, ne sağındaki 4 üncü orduya, ne de solundaki 8 inci orduya ve bilhassa Ordular Grupuna hiçbir haber vermeden ve hiçbir şey sızdırmadan, birdenbire Bisan istikametinde son süratle çekilmeye başlıyor!!!


10 — Nagihan cephe üzerinde müthiş bir yarık hâsıl olmuş ve 4 üncu ordu ile 8 inci ordular birbirinden uzakta ve temassız halde kalmışlardır!!!


11 — İngiliz ordusu hemen bu yarıktan içeriye dalarak 8 inci ordunun gerisine düşüyor ve bu orduyu kuşatıp kamilen esir ediyor. Ancak Tul-ü Kerem mevkiindeki Cevat Paşa, birkaç Kişilik maiyetiyle zor belâ kurtulabiliyor!!!


12 — İngiliz tazyiki, oradan, derhal 4 üncü ordu üzerine dönüyor; vaziyeti birdenbire ve tepeden inme haber alan 4 üncü ordu ise, tarih boyunca misli görülmemiş bir bozgun seli halinde Haleb'e doğru akmaya başlıyor!!!


13 — Vaziyet tek kelimeliktir; Kahkarî hezimet!!! 4 üncü ordu bakiyeleri Şam'a doğru mahşeri bir ana baba günü akışiyle kulaç atarken, 7 nci ordu hiçbir tazyik görmeden Haleb'e çekilmiş ve orada karargâh kurmuştur!!!


14 — İşte bunun üzerine memleket tek kalemde tepetaklak olmuş ve Mondros'un imzası zarureti doğmuştur. Öyle bir cephe çöküşiydi ki, bu, eğer tam o anda imparatorluk, esaretini kabul edip mahut mütarekeyi imzalamasaydı, İngiliz ordularının Halep önüne değil, Haydarpaşaya kadar ilerlemesi lâzımdı.


15 — Bir taraftan Yıldırım Orduları Kumandanı (Leyman fon Sanderes), öbür taraftan 4 üncü ve 8 inci ordular kumandanları çırpınadursun; Mustafa Kemal Paşa derhal İstanbula müracaat ederek şu teklifte bulunuyor: «Ordumuz mahv-ü perişan olmuştur! Eğer Yıldırım Orduları Kumandanlığını bana verir ve Mersinli Cemal Paşayı bertaraf ederseniz vaziyeti kurtarırım!..» Ve o hengâmede hiçbir şeyi doğru haber almak ve düşünmek kabiliyetinde olmıyan İstanbul, bu teklifi kabul etmekten başka çare bulamıyor!!!


16 — Yeni Yıldırım Orduları Kumandanı birkaç basit oyalama muharebesinden sonra Adanaya çekiliyor ve Adanadan da îstanbula şu yeni teklifte bulunuyor: «Vaziyet tam bir faciadır! Beni Harbiye Nazırı yaparsanız durumu kurtarabilirim!..» Artık vaziyet; bilhassa şahısların vaziyeti, İstanbulca malûm olmaya başladığından Müşir İzzet Paşa bu telgrafa cevap vermiyor; ve Yıldırım Orduları Kumandanı İstanbula gelmekten başka çare bulamıyor!!!


17 — Mustafa Kemal Paşanın Harbiye Nazırlığını isteyişi telgrafı, Toroslarda Bilemedik mevkiinden çekilmiş; ve erkân-ı harb miralayı merhum Fuat Ziya Beye çektirilmiştir. Zira merhum Fuat Ziya'nın Müşir İzzet Paşa ile arası son derece iyidir. Elbette ki, tarih bir gün bu telgrafın da müsveddesini bulacaktır!!!


18 — İşte Türk milletini imparatorluk enkazı altından kurtarma hareketi mazide böyle bir istinat noktasına dayanır!!!


19 — Sadece realiteleri tesbite memur olan biz, kıymet hükmünü umumi vicdana ve tarihe terkediyoruz!!!"


* * *


Şimdi, Necip Fazıl'ın bu iddialarında göze çarpan hususlara dair hemen aklımıza gelen bir kaç soruyu sorarak konuya girelim: 


"Filistin Cephesi"nin çökmesinin, İmparatorluğun çöküşünü "hızlandırdığı" doğrudur. Lakin, "hiç bir "maddi menfaat" gözetmeksizin, Mustafa Kemal, İngiliz orduları komutanı Allenby ile "gizlice" görüştü" denildiğine ve  ortada "maddi bir menfaat" olmadığı da söylendiğine göre, o halde ortada "manevi bir bağ" mı vardı, yoksa M.Kemal "kendi şahsi emelleri" için mi görüşmüştü, ya da bunların hepsi mi?!..


Bir başka mesele de, Yıldırım Orduları Levazım Reisi Merzifonlu Miralay Ömer Lütfi Bey, Mustafa Kemal'e şiddetle karşı çıktığı halde istiklal savaşımızda nasıl "Nafıa Vekili" (Bayındırlık Bakanı) olabilmiş?!.. Mustafa Kemal'e rağmen mi?


                                                                              * * *


(Liman von Sanders (ortada) Alman subayları Buddecke (solda) ve Boelcke ile)

Liman von Sanders ile Enver Paşa arasındaki anlaşmazlığa hiç değinmeden, M. Kemal'in orduyu bozguna uğratıp da, daha sonra Sanders'in makamına talip olduğunu iddia etmek çok büyük vebal gerektirir!.. Liman von Sanders'i, Türkiye'ye geldiğinden itibaren bir çok defa istifanın eşiğine getiren bu çekişmenin konuyu ilgilendiren son hikayesini, o günlerde "Yıldırım Orduları Grup Komutanı" olan Liman von Sanders'in ağzından aktaralım:


"İkmal erleri meselesi, burada görev alışımın ilk haftalarından itibaren Enver ile aramda bir çatışma konusu olmaya başladı. Enver'in imzasını taşıyan 11 Nisan tarihli bir yazıda, gerçeklere uymayan bazı iftiralar yer alıyordu. Gûya ben, Ordular Grubuna tahsis edilen Alman birliklerinin (yani 146. Alman Alayının) demiryolu ile olan nakliyatında Türk birliklerine öncelik veriyormuşum. Ötekiler de boşu boşuna bekliyormuş. Bu takdirde bu birliklerin başka şekilde kullanılması gerekirmiş. Yazının 9. maddesinde bu konuda aynen şöyle deniliyordu:


"Bu birliklerin işe yaramaz şekilde cephede tutulması doğru değildir. Bunlardan yararlanmak kabil değilse, Alman Başkomutanlığı emrine geri gönderilmesi gerekir."


Yazıya 13 Nisanda şu karşılığı verdim:


"Yazınızın 9. maddesine cevabım: Zâtıdevletlerinden İrtibat Subayı Binbaşı Beckert'i dinlemenizi istirham ederim. Türk ikmal erlerini cepheye gönderip Almanları geride tuttuğum iddiasını kesinlikle reddederim. Ordular Grubunda, Alman birliklerine oranla on kat fazla Türk birliği bulunduğu ve pek çok şiddetli muharebe sırasında Türk ikmal erlerine duyulan ihtiyacın durmadan arttığını, elbet siz de bilirsiniz. Daha komutayı aldığım ilk günlerden itibaren Alman birliklerinin bir an önce gönderilmesini istedim".


Cevabımın sonunda Yıldırım Grubu Komutanlığından affımı ve görevimin değiştirilmesinin Padişama arzını Enver'den rica ettim. (..) Enver, istifamı Padişaha sunmaktan kaçındı ve bana özür diler edalı bir açıklama mektubu gönderdi."(Shf. 248-249)


                                                                            * * *



Liman von Sanders, kitabının 19. bölümünde, "Haziran Ayı Olayları" başlığı altında anlattığı bir husus daha var ki, "Filistin Cephesi"nin akibetine tesir edecek vahim bir kararın nasıl alındığını anlatıyor. İşte o bölümden kimi satırlar:


"XI. (Alman) Avcı Taburu, 4 Haziran günü Mesudiye istasyonuna (Tellülkerim demiryolu ile Nablus yolunun kesiştiği nokta) geldi. Tabur, lüzumlu yedek eşyası ile harp malzemesini geride bırakarak, parça parça ve çok acele şekilde cepheye getirilmişti. Böylece (Yıldırım) Ordular Grubu, bir yedek birliğe sahip oluyordu.(..)


XI. Alman Avcı Taburu iyi bir birlikti. 800 kadar er ile hayli makinalı tüfeğe sahip olduğu gibi, yetişmesi de mükemmel olduğu için, gelişi, Filistin Cephesi için bir değer taşıyordu. Tabur, Mesudiye ile Nablus arasındaki vadiye yerleştirildi. Böylece, gerektiğinde 8. Ordu'ya, ya da 7. Ordu'ya derhal gönderilebilecekti.(..)


İngilizler ilkbaharda birliklerini mütemadiyen değiştirdiler. General Allenby'nin orduları Hindistan'dan büyük takviyeler aldı. Bunlar, özellikle sıcak günlerde Şeria vadisinde çok işe yaradı.(..) Buna karşılık Türk birliklerinin, tam aksine, yeter derecede ikmal eri alamamaları esef edilecek bir durumdu.(..)   


(XI.) Alman Avcı Taburu, düşman siperlerinin içlerine kadar devam eden taarruzları ile, şöhretini Filistin Cephesinde de doğruladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu taburun son kısmı, ancak 4 Haziranda gelmişti.


10 Haziran günü Enver'den şu telgrafı aldım:


"Alman Genel Karargahının emri ile, XI. Avcı Taburu Filistin'den İstanbul'a nakledilecektir.


                                            Haziranda                                                           Başkomutan Vekili"


Derhal şu cevabı verdim:


Avcı Taburu konusunda bir açıklama yapılmasını rica ederim. Zira Filistin Cephesinde başarı kazanmamız isteniyorsa, bu birliğe burada çok ihtiyaç vardır.


                                                                                                        Liman von Sanders


Telgrafım cevapsız bırakıldı.


11 Haziranda General Lenthe'den aldığım bir haberde ise, Avcı Taburunun Karadeniz sahilindeki Batum'a gönderilmesi ihtimali olduğu bildiriliyordu.(..)


Anlaşıldığı kadarı ile, Filistin Cephesinde bu ölüm-kalım mücadelesi sürerken, Enver Paşa, Kafkaslarda yeni bir proje(!) peşinde!..


Sanders devam ediyor:


Bugünlerde Enver ile aramdaki bazı telgraf yazışmalarını buraya aynen alıyorum ki, olaylar hakkında karar verirken yanlışlığa düşülmesin.


15 Haziranda Enver bana şu telgrafı gönderdi:


Türk Genel Karargahı
    Harekat Şubesi
            1210
                                                                                                                       İstanbul : 15.6.1918


Harp durumunun gereği olarak, Alman Genel Karargahı, Filistin'deki Alman birliklerini geri çekmeyi düşünmektedir. Önce üç avcı taburunun nakli emredilmiştir. Öteki Alman birliklerinin ne zaman çekileceği belli değildir. Alman Genel Karargahı ile aramızdaki görüşmeler açıklık kazandıktan sonra, zatıalinizin düşüncelerini de soracağım.


Bu telgraf 16 Haziran günü saat 12.00'de elime geçti. Enver'e derhal verdiğim cevap şöyleydi:


                                                                                                                           Nablus : 16.6.1918


Zatıalinizin 1210 sayılı gizli telgrafını aldığımı bildirmekle şeref duyarım. Eğer Alman Genel Karargahı, buradaki birlikleri harbin akibetini tayin edecek Garp Cephesine amak istiyorsa, buna karşı diyecek sözüm yoktur. Ama buradaki Alman birliklerini Kafkasya'ya ya da başka bir Türk cephesine almak niyetinde ise, bu durum, Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığını üzerime aldığım zaman sizinle yaptığımız anlaşmaya uymamaktadır. Bu takdirde Grup Komutanlığından derhal çekilirim. Zira Filistin Cephesinin durumunu yanlış değerlendirmeye dayanan bu tedbir, feci sonuçlar verebilir. Gelecek ilk büyük İngiliz taarruzu sonunda Ordular Grubunun geri çekilmesi ve Filistin ile Suriye'nin düşman eline geçmesi sorumluluğunu üzerime alamam. Cephede durum, öyle bir hal almıştır ki, Alman birlikleri, gelecekteki harekatın belkemiğini teşkil etmektedir. 10 ve 12 Nisan günlerinde düşmanın Rafat ve Burukin'deki taarruzlarını ancak Alman birliklerinin yardımı ile önleyebildik. İki Şeria Muharebesini de gene bunların yardımı ile kazandık.


7 ila 9 Haziran günlerinde, Sahil kesimindeki son taarruzda, XI. Avcı Taburu, Ordular Grubunun biricik ihtiyatını teşkil ediyordu. En sonunda bu taburu dahi muharebeye sokmak zorunda kaldık.


Üç aydır devam eden şiddetli muharebeler yüzünden Türk alaylarının mevcudu (makinalı tüfekler hariç) 350-400 tüfektir. Birçok piyade alayı, bundan bile zayıftır.


Mevcutları 800 - 1000 olan Hint taburları ile değiştikten sonra, düşmanın kuvveti daha da artmıştır. Şimdiye kadar cepheye sokulan Hint alayları iyi savaşmışlardır. Düşman, piyade bakımından bizden üç dört kere daha kuvvetli ve topçu bakımından ise çok üstündür. Bunun dışında Şeria Doğusunda asi Arapların gittikçe çoğaldığı ve teşkilatlandığı da unutulmamalıdır. Gerçek budur. Türk birlikleri ile omuz omuza savaşan Alman birliklerinin geri çekilmesinden doğacak manevi tepkiler, çok büyük olacaktır. Bu durum, etkisini asi Araplar üzerinde de gösterecektir. Çünkü Araplar Alman birliklerine ve subaylarına büyük önem veriyorlar. Eğer Alman birlikleri, harbin kaderini çizecek Garp Cephesinde kullanılmak için alınıyorsa, bütün bu sayıp döktüğüm mahzurlara rağmen, bu çekiliş mazur görülebilir. Ama Türkiye'de başka bir cephede kullanılmak üzere geri alınıyorsa, hiç bir mazeret, asla şayanı kabul değildir.


                                                                                                                        Liman von Sanders


Enver'in 15 Haziranda bana gönderdiği ve yukarıda bahis konusu edilen telgrafı, hiç değilse başka kararlar alınmadan benim düşüncemin sorulduğu şeklinde yorumlamıştım. Yanılmışım. Benim yukarıdaki cevabım daha İstanbul'a ulaşmadan, 16 Haziran günü öğleden sonra saat 5.10'da çekilen Türk Genel Kurmay Başkanlığının şu telgrafını aldım:


"Alman Genel Karargahı, bütün Alman birliklerinin Filistin'den tedricen çekilmesi konusunda kesin karar almıştır. Önce XI. Avcı Taburu ve sonra 146. Piyade Alayı nakledilecektir... v.s..."


Bundan sonrasında Sanders'e; Ordular Grubu emrine Kafkasya'dan bir tümen ile İzmir'den bir tümen gönderilmesinin "düşünüldüğü" bildiriliyor. Sanders, bu hususta şu notu düşüyor:


"Bu iki tümenin Filistin Cephesine gelebilmeleri için aradan aylar geçmesi gerektiğini biliyordum."


Sanders ayrıca, 20 Haziranda (Alman İmparatoruna iletilmek üzere) İstanbul'daki Alman Sefiri Kont Bernstorff'a konu ile ilgili bir telgraf çekiyor. Bu uzun telgrafın bir paragrafını, Enver Paşanın, Filistin Cephesi'nin durumuna aldırmaz bir şekilde o günlerde ne hayaller içerisine daldığını anlamak bakımından buraya alıyoruz:


"Şimdi Türkiye' ye ve ordusuna gerekli şey, büyük fütuhat planları değil, iç durumun sağlamlaştırılmasıdır. Ancak bu sağlandıktan sonradır ki, zamanla elden çıkmış yerlerin geri alınmasına kalkışılabilir."


Kont Bernstorff da cevabi telgrafında, XI. Avcı Taburunun Gürcistan/Batum'a gönderileceğini teyit ediyor. Alman Genel Kurma Başkanı General Ludendorff da 21 Haziranda Sanders'e Almanya'dan çektiği telgrafta Avcı Taburunun Kafkasya'ya gönderileceğini bildiriyordu. Bu konuda Sanders şöyle diyor:


"Avcı Taburunun Kafkasya'da kullanılacağını bilmeyen tek adam olarak ortada Enver kalıyordu ki, bu inanılması gerçekten güç bir durumdu." 


Bundan sonrasında Sanders 22 Haziranda yeniden bir istifa telgrafı çekiyor ve aynı günün akşamı Enver Paşa'dan; "gerek tümü, gerek ayrıntıları bakımından bir ölçüden mahrum" diyerek kitabına almadığı bir telgraf alıyor. 23 Haziranda ise Alman İmparatorundan "makamında kalmasını temenni ettiği" bir telgraf alıyor ve Sanders yerinde kalmaya mecbur oluyordu...




Gelecek bölüm: 4.,7. ve 8. Orduların Vaziyeti





12 yorum:

Adsız dedi ki...

M. Kemal, 1 Ekim 1918’de Şam’ın düşmanın eline geçmesinden sonra, Şam-Rayak (Riyak) hattında savunmanın devam edemeyeceğini değerlendirerek, birliklerine Halep istikametinde çekilme emri verirken, Mareşal Liman Von Sanders ise bulunulan mevzilerde savunmaya devam edilmesini bildirir.[3] Ancak M. Kemal, Liman Von Sanders’in verdiği emrin altına: “Gördüm. Benim emrimden başka türlü hareket etmek mümkün değildir” şeklinde not yazmıştır.[4] Yani M. Kemal komutanın emrini dinlememiştir.



[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 121.

[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, cild 1 , 4. baskı, Burçak Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 29.

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

Bu M. Kemal'in ilk emir dinlememesi değildir. Aynı "itaatsizliği" Çanakkale muharebelerinde de, Doğu cephesinde Ruslara karşı çarpışırken de göstermiştir. Ama bu "itaatsizliğinin" verdiği neticeler onu her defasında haklı çıkarmıştır. O kadar ki, mesela Çanakkale'de verdiği emrin hilafına hareket eden M. Kemal'in bu "itaatsizliği"nde ne kadar haklı olduğunu harekat olup bittikten sonra gören Alman subay, M. Kemal'den rütbece üstte olduğu halde onu "kumandanım" diyerek selamlamak adamlığını göstermiş ve M. Kemal'in hakkını teslim etmiştir. Bunların hepsi de kayıtlı/belgelidir. Peki, burada ben de size bir soru sorayım: Bahsettiğiniz bu hadiseden sonra L. V. Sanders'in askerlik mesleği mucibince bunu mesele etmesi gerekirken etmemesinin sebebi nedir?

Rafet yaşar dedi ki...

"Filistin Cephesi"nin çökmesinin, İmparatorluğun çöküşünü "hızlandırdığı" doğrudur. Lakin, "hiç bir "maddi menfaat" gözetmeksizin, Mustafa Kemal, İngiliz orduları komutanı Allenby ile "gizlice" görüştü" denildiğine ve ortada "maddi bir menfaat" olmadığı da söylendiğine göre, o halde ortada "manevi bir bağ" mı vardı, yoksa M.Kemal "kendi şahsi emelleri" için mi görüşmüştü, ya da bunların hepsi mi?!..


Bir başka mesele de, Yıldırım Orduları Levazım Reisi Merzifonlu Miralay Ömer Lütfi Bey, Mustafa Kemal'e şiddetle karşı çıktığı halde istiklal savaşımızda nasıl "Nafıa Vekili" (Bayındırlık Bakanı) olabilmiş?!.. Mustafa Kemal'e rağmen mi?

manevi bağı vardı.mason olduğunu bilmeyen yok.Türkiye masonların projesi iddiası varki olaylar bunu doğrular nitelikte.

ömer lütfi beyin karşı çıkışının doğru olduğunu biliyor ve takdir etmişse niye olmasın?

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

Sayın Yaşar,
Mustafa Kemal, İngiliz orduları komutanı Allenby ile "gizlice" görüştü" lafı, (yukarıda da görüleceği üzere) hiç bir delile dayandırıl(a)madan ortaya atılmış klasik bir Necip Fazıl iddia/iftirasıdır. Keza, işin Merzifonlu Miralay Ömer Lütfi Bey'e dair olan kısmı da öyle...
Masonluk meselesine gelince:
Olayların gelişimine bakarak Türkiye'nin bir Mason projesi olduğundan söz etmek doğru bir yaklaşım değil. Fakat şunu söylemek mümkün: Osmanlı devleti içerisinde kök salma fırsatı bulan Masonik yapıların yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini de (Mustafa Kemal'e rağmen) kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştıkları açık! Ki, bir çoğu da Atatürk'ün etrafını sarmış bulunan Masonların bu amaçlarında ısrarcı bulunduklarını fark eden Atatürk'ün ani bir kararla Türkiye'de bulunan bütün Mason Localarının kapatılması emrini verdiği de bir o kadar açık! Kaldı ki, Atatürk'ün hastalığında Mason parmağı olduğuna dair ortada ciddi deliller de var. Ve ben dahil, bugün bir çok insan şunu kabul ediyor ki, bugünkü Türkiye, Atatürk'ün ortaya koyduğu fikirler çerçevesinde yürüyen bir ülke değil, tam tersine Siyonist/Masonik yapıların elinde heder olmuş bir ülke. Öyle ki, bu yapılar kâh "Atatürkçü" bir kimliğe, kâh İslami bir kimliğe, kâh Liberal-Solcu bir kimliğe (vb) bürünerek ama bütünü ile aynı amaca hizmet edecek bir şekilde örtülü bir organize hareket içinde faaliyet gösterip duruyor. Bu bakımdan, bağımsız bir ülkede hür yaşamak arzusunda olan ve bütün bu "yabancı" yapılanmalardan rahatsızlık duyan her vatandaşın son derece uyanık olması ve bunlar tarafından sürekli olarak yapılagelen algı bombardımanından kendini korumayı ve kendi hür düşüncesi ile hareket edebilmeyi becerebiliyor olması gerekiyor. Bilgisi noksan olunca hissiyatına seslenilmesi kolay olan insanlarımız bu kirli propaganda çarkına farkına bile varmadan monte edilebiliyor. Bunun tek yolu da zannımca Atatürk'ün de işaret ettiği üzere "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" bir insan olmaktan geçiyor. İlginize teşekkürler, hoşça kalınız...


Adsız dedi ki...

Delilin ne bu dediklerin hangi kaynakta geciyor bak yukaridakiler delilini yazmislar sen de yaz ki ona gore degerlendirelin

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...


Delilin ne bu dediklerin hangi kaynakta geciyor bak yukaridakiler delilini yazmislar sen de yaz ki ona gore degerlendirelin - Mustafa Kemal Filistin cephesinden kaçtı mı?
Bu M. Kemal'in ilk emir dinlememesi değildir. Aynı "itaatsizliği" Çanakkale muharebelerinde de, Doğu cephesinde Ruslara karşı çarpışırken de göstermiştir. Ama bu "itaatsizliğinin" verdiği neticeler onu her defasında haklı çıkarmıştır. O kadar ki, mesela Çanakkale'de verdiği emrin hilafına hareket eden M. Kemal'in bu "itaatsizliği"nde ne kadar haklı olduğunu harekat olup bittikten sonra gören Alman subay, M. Kemal'den rütbece üstte olduğu halde onu "kumandanım" diyerek selamlamak adamlığını göstermiş ve M. Kemal'in hakkını teslim etmiştir. Bunların hepsi de kayıtlı/belgelidir. Peki, burada ben de size bir soru sorayım: Bahsettiğiniz bu hadiseden sonra L. V. Sanders'in askerlik mesleği mucibince bunu mesele etmesi gerekirken etmemesinin sebebi nedir? için yanıt, A. Hüsnü Sezgin tarafından.

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

YUKARIDAKİ YORUMA NOT: Adını vermeyen bu okurun alıntıladığı yorumum, yorum bölümünde-teknik bir nedenden olsa gerek-yayınlanmadığı için yeniden kopyalayıp yapıştırdım. Buradan, Mustafa Kemal'in yeri geldiğinde "emir dinlemeyen" bir komutan olduğuna dair benden delil/deliller isteyen bu vatandaşa ve konuya ilgi duyan diğer herkese de Kaynak Yayınları tarafından neşredilen ve şu anda 30. cilte ulaşan, yorumsuz, yargısız, bütünü ile ona ait belgelerin tarihine göre sıralanması ile oluşturulmuş, "Atatürk'ün bütün eserleri" serisini tavsiye ederim. Aradığı delillerin tamamını orada bulabilir.

Adsız dedi ki...

Şu tarihlere bakmak yeterli:
Mustafa Kemâl'in Filistin'de bulunan 7. Ordu Komutanlığı'na ikinci defa atanması 7 Ağustos 1918
Mustafa Kemâl'in 7. Ordu Komutanlığı görevine başlaması 1 Eylül 1918
Nablus Meydan Muharebesi 19 Eylül - 21 Eylül 1918
Nablus'te mağlubiyet ve geri çekilmenin başlaması 21 Eylül 1918
İngilizler’in, Akdeniz’le Hicaz Demiryolu arasındaki kuvveti: 67.000 personel, 56.000 tüfek, 11.000 kılıç ve 552 toptan meydana geliyordu.Deniz ve Hava Kuvvetleri'nde de büyük üstünlüğe sâhip bulunuyorlardı.
Mustafa Kemâl'in komutasındaki 7. Ordu: 14.522 muharip er, 7.046 cephedeki piyâde tüfeği, 51 hafif ve 348 ağır makineli tüfekten ibâretti. Sonuca siz karar verin.

Fatıh Fatıh dedi ki...

Bal gibi kaçtı yala sen kimi kandırıyon??kadir mısıroğluna gidin de tarih çalıştırsın sizleri biraz bir haftada alim olursunuz alim

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

Sağol, eksik olma! Bu memlekete senin gibi bir alim, Mısıroğlu'na da bunun sevabı yeter! Fazlasına ne gerek Fatıh Fatıh?! :)

Unknown dedi ki...

Seni tebrik ediyorum düşüncelerin çok doğru ki bunu kimseye anlatamıyorum...kimsede anlamak istemiyor herkes bir obje bulmuş kendisine kemalistçilik tayyipçilik fetoculuk cart curt...Acaba kemalist arkadaşlar o değerli Türk başkanının ilke ve inkilaplarının kaçına uyuyorlar...ben inanıyorum ki ulu önderimiz şu Türkiye'ye yine gelse önce kemalistleri ve CHP yi idam ederdi...

Unknown dedi ki...

Cidden Stalin ayetel kursi okuyarak kazandı diyen, Shakespeare gizli müslümandır diyen, ve deli raporu bulunan bir adamdan hangi akla hizmetle medet umuyorsun?

Yorum Gönder

 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.