18 Eylül 2012 Salı

Türkiye'nin Bölgesel Güç Olma Hesapları

"Güç", 'diğer varlıkları etkileyerek onların konumlarını, şekillerini değiştirebilme ve kendisine yönelik aynı etkilere direnme yeteneğini varlığında barındırma' olarak tanımlanabilir. Eskilerin deyimi ile mütteharrik (tahrik eden, harekete geçiren kuvvet) kuvvet olarak da özetlenebilir. 

Siyaseten, bugünlerde Türkiye hakkında çokça telaffuz edilen "bölgesel güç" söylemleri, kimi emeksiz-yemek heveslilerini heyecanlandırsa ve onlara eski imparatorluk rüyaları gördürse de, el eli ile gerdeğe girilmeyeceği gerçeği ortadadır. Türk milletine olmadık rüyalar gördürmeye kalkmadan önce konu ile ilgili aşağıdaki değerlendirmeleri okumak ve anlamak gerekir.     

Türkiye'nin Bölgesel Güç Olma Hesapları
Türkiye uzun bir süredir bölgesel güç olma iddiasında.

Toplam Gayri Safi Yurtiçi Hasıla değeri itibarı ile dünyanın ilk 20 ekonomisi içinde yer aldığından beri, kişi başına değer, gelir bölüşümü ve beşeri kalkınma indekslerindeki yerini göz ardı ederek bunu istiyor.

Onun için de birileri, bunlara ilaveten toplumsal ve siyasi sorunları da hesaba katarak, zaman zaman “siz önce evinizin içini düzeltin” diyiveriyor. Tabii değme güçlerin veya super güçlerin, hatta bu uyarıda bulunan pek ülke yetkililerinin de önce evlerinin içine bakması gerek. Oysa hak etsin veya etmesin birçok ülke, küresel veya bölgesel bir güç olmaya öykünüyor. Tabii Türkiye de.

Güney Kore dururken Türkiye Neyine Güveniyor?

Devamını gör...

13 Eylül 2012 Perşembe

Siyasette çap meselesi...



Şu, son zamanlarda ardı ardına gelen terör saldırılarına ve felaketlere bakınca insan hakikaten derin bir yeis içine düşmekten kendini alamıyor. 

Fakat bütün bu olup bitenler karşısında sorumlu ve yetkili şahısların bu hadiseleri değerlendirme yetenek(!)lerini görmek, içinizdeki derin üzüntüyü resmen dehşetli bir çöküntü duygusuna dönüştürmekte gecikmiyor!

İnsan psikolojisi böyle durumlarda haliyle kendisine metanet aşılayacak, soğukkanlılığını koruyabilen, aklıbaşında sözler edebilen ve karşı tedbirler alabilen birilerini arıyor. Ve şüphesiz ki, kimin devlet adamı, kimin tüccar-siyasetçi olduğu da özellikle böyle zamanlarda ortaya çıkıyor!

Ve zannederim ki, birilerinin yakın zaman önce diline doladığı ve adına "çap" denilen bu "adamlık ölçüsü" böyle zamanlarda çok daha fazla gündeme getirilmeye ihtiyaç duyuyor! Öyle afra tafra ile bağıra çağıra başkalarının çapına laf etmekle de iş bitmiyor. Çapları ancak çapsız adamlara hükmetmeye yetenlerin kağıttan kuleleri, gerçeklerle yüzleşmek zorunlu hale geldiğinde işte böyle yıkılıveriyor!

Devamını gör...

4 Eylül 2012 Salı

Padişahlığı ve halifeliği gerçekten Atatürk mü kaldırdı?

YA DA NEREDEN ÇIKTI BU SALTANAT TARAFTARLIĞI?...


İyi kötü okumuş yazmış ve tarihe meraklı bir adam olarak uzun zaman önce tarih okumak konusunda şöyle bir kanaata varmıştım: Tarih, sadece tarih kitapları okuyarak öğrenilemiyor. Bu türden kitaplar belki olayları kronolojik açıdan bir sıralama içine koymanıza yardımcı oluyorsa da, olayların niçin ve nedenleri konusunda okuyana çok sağlıklı bilgiler sağlayamıyor. İster istemez yazarının bakış açısı kitaba sindiği için, bir de bakıyorsunuz, orada ele alınanan bütün o olaylar, yazarın bakış açısına doğru eğilen bir düzlem üzerinde, o görüşe doğru akıp gitmeye başlamış! 

Bir tarih okuyucusu için bu türden sakıncaları hafifletmenin bence en güzel yolu, o dönemde yaşamış insanlarca kaleme alınmış olan "anı ve hâtırat"ları okumaktır. Ben uzun zamandır bu yönde okumalara yöneldim ve bunun çok da faydasını gördüğüm düşüncesindeyim. 

Böyle bir girişle yazıya başlamama sebep olan hususa gelir isek: Neredeyse üzerinden yüzyıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen yakın tarihimize ait bir çok olayın halen hakkı ile açıklığa kavuşturulabilmiş olmamasındandır.  Bunlardan biri de hiç şüphesiz padişahlık ve halifeliğin kaldırılması meselesidir. Bu mesele bugün bile Türk Siyaseti üzerinde etkisini sürdürmekte, bilir bilmez bu milleti iki taraf haline getirmektedir. İşin daha da vahim olan yanı, bu milletin bir kısım insanının nedenini niçinini bilmeden, kendilerini "cumhuriyet düşmanı ve saltanat taraftarı" olarak görmesidir. Oysa, yukarda bahsettiğim saikle geçen gün okuduğum merhum Mahir İz tarafından kaleme alınmış hâtıra kitabında, bu konuda bakın merhum İz neler söylüyor:

Devamını gör...

2 Eylül 2012 Pazar

Küresel lağım sistemi insanlığı tehdit ediyor!..



1980'li yılların başlarına kadar bu memlekette Amerikalılarla ilgili çok yaygın bir rivayet vardı. Denirdi ki, bugün dünya atlasını bir Amerikalının önüne açıp koysan orada Amerika'nın yerini bulup gösteremez! 

Bizler ise içten içe bunun oldukça abartılı bir tespit olması gerektiğini düşünür fakat orada burada bunu iştahla dillendirmekten yine de kendimizi alamazdık. 

Demek ki, hayatta asla büyük laf etmeyecekmişsin!.. 

Doğru olması halinde rezalet olarak nitelenmesi kaçınılmaz olan böyle bir durum, döndü dolaştı nihayet bizi de vurdu! Şimdi artık bizde de ülkesinin komşularını dahi sayamayan ama kellesi kulağı yerinde, elinde son model telefonu ve i-padı ile ortalıkta gerine gerine dolaşan bir yığın sözde okumuş yazmışımız var. Tıpkı Amerika'daki gibi! Yani, artık öyle görünüyor ki, "küçük Amerika" olma hedefine vasıl olmuş durumdayız!..

'Niye böyle oldu' deyip şöyle bir geriye döndüğümüzde görüyoruz ki, dünyanın iki kutupluluktan çıkıp tek kutuplu bir dünya haline gelmesi ile birlikte iştahını daha fazla gemleyemeyen emperyalist sermaye, "küreselleşme" yaygaraları ile anavatanında üretip durduğu adına kültür bile denilemeyecek bir ucubeyi bütün dünyaya bulaştırmayı başarmış!.. 

Devamını gör...

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Sizin umudunuz hangi demokrasi?



Liberal demokrasiler, en sıradan insanlara dahi devlet yönetme "hakkı"nı tanıdığını iddia eden sistemlerdir ve bu yönleri ile çok övünürler. Halbuki bırakın bununla övünmeyi, (anayasalar dahil) hiç kimsenin insanlığa zarar vermek gibi bir hakkı olmamak gerekir. Çünkü, öteden beri insanlık aleminde, "hak" dendiğinde hep liyakat akla gelmiştir. 

Liyakat dendiğinde layık olmak, yani ehliyyet, ehliyyet dendiğinde yeterlilik, yeterlilik dendiğinde istihkak, (ehliyyetli olanın kazandığı ve hak ettiği şey) ve istihkak dendiğinde de meharet (ustalık, beceriklilik) ve (ehliyetliler topluluğuna) mensubiyyet (alakalı bulunuş) anlaşılır... Bütün bu kelimelerin zorunlu sonucu ise "mesuliyyet", yani "sorumluluktur". 

Görüldüğü üzere bu kelimelerin hepsi birbirine silsile yolu ile bağlıdır ve biribirinden doğmuş kelimelerdir. Öyleyse, gelin şimdi buradan hareketle bir çıkarımda bulunalım:

Bir "hak"kın kullanılabilmesi için hak sahibi olmak gerektiğine göre, önce hak sahibi olmak isteyenin o hakka sahip olup olamayacağına dair bir "liyakat" sorgulaması yapmak gerekecektir. Yani basitçe, araba kullanmak için sürücü belgesine sahip olduğunun belgelenmesi gibi... 

Peki, toplu yaşamanın bir gereği olarak hakların kullanımında ve hakların sınırlanması hususunda rüşd dahil, kanunlar yolu ile bir çok kriterler konup bunlara göre önce liyakat ve ehliyyetler belirlendiğine göre, bir devletin yani o devleti teşkil eden milletin geleceğini belirleme hakkına talip olanlarda aranacak ehliyyet ve liyakatın kriterleri nedir? 

Devamını gör...

11 Ağustos 2012 Cumartesi

BOP Projesinde tarikatların yeri ve onları kullanmanın önemi


Malum, BOP denen küreselci proje, bölgede kendi işbirlikçilerine ayrı ayrı görevle veriyor. Bu görev paylaşımını yaparken de Batının eski tecrübelerinden yararlanmayı da ihmal etmiyor. Nasıl ki zamanında Ortadoğu coğrafyasını Osmanlılardan koparmak için Lavrens eli ile Vahhabilik denen sapık bir mezhep icat etmişse, bugün de kendi çıkarına uygun “ılımlı” bir tarikat bulmak ve onu kullanmak ihtiyacında.

Söze hemen şurdan başlayalım ki, bu projenin rahatça hayata geçirilmesinin ilk adımı olarak görülen Irak harekatının kolayca başarılabilmesi için Irak’ın içten ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunu sağlayacak olan şey ise ne para, ne tehdit ve ne de silahtı. En zahmetsiz olan yol “inançları” kullanmaktı.

İşte, geçmiş tecrübeleri ile bunu gören Batı emperyalizmi aradığı kanı araya araya buldu: Kesnizani Tarikati!

Evet, o günleri yeniden hatırlarsak; herkes: “Esas savaş Bağdat’ta olacak” derken, Bağdat nasıl olmuştu da, tarihler 10 Nisan 2003’ü gösterirken savaşmadan Amerikan askerlerine teslim edilmişti?..

Devamını gör...

12 Temmuz 2012 Perşembe

Tarih, Tarih yazmak ve Tarihçiliğe dair küçük bir not...

"Bir milletin tarihini araştırmak sadece meslekten tarihçilere bırakılamaz. Çünkü ilim san'atın, ilim adamı san'atkârın gördüklerini göremez. San'atkârlardaki "nüfuz-ı nazar" (olaylara derinlemesine bakabilme) ilim adamında yoktur. Tarih ilmi, belgeleri konuşturarak, "Görünen Tarih"e dayanır. Oysa ki belgelerle tarih, vesikacı tarihçilik çok defa belgeleri yazanların maksadına, tercihine, şahsi yorumuna, o tarihi anların ve olayların durmadan değişen şartlarına bağlıdır. 


(II. Dünya Savaşı'ndan sonra ele geçirilen Nazi belgeleri o savaşı bizzat yürüten Alman generallerinin, savaş sonrasında Müttefikler'e söyledikleri ile çelişmiştir.) O bakımdan ilhamını tarihten alan, duygu ve düşüncelerini milli tarihin olayları ve kaynakları ile besleyen san'atkârların eserleri ve fikirleri, en az meslekten tarihçilerin söyledikleri kadar doğru ve değerlidir." 


                                                                                                  Nihad Sami BANARLI(*)


------------------------------------


(*) "Edebiyat Sohbetleri" adlı kitabından... (Shf.: 17)

Devamını gör...

10 Temmuz 2012 Salı

Atatürk Halife mi olacaktı?

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI, KAZIM KARABEKİR VE MUSUL MESELESİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME



Kimi çevrelerde Atatürk'e karşı dinmez bir husumet beslenilmesinin en önemli nedenlerinden biri de şüphesiz,  bu hilafetin kaldırılması meselesidir. 


Bu hadisenin nedenlerini bilmeden, yeni bir devlet kuracak kadar dirayet sahibi bir insanın sırf şahsi bir nefret hissiyle ve "inançsız(!) olduğundan dolayı" bir intikam hissi ile halifeliği kaldırdığını düşünmek; "kişiyi nasıl bilirsin: Kendim gibi..." özdeyişine hakikaten çok uygun düşüyor. Böyle düşünenler önce şunu bilmeli ki, "Hilâfet" sadece dini bir makam değil, aynı zamanda siyasi gücü olan bir makamdır da... Öyle ise, devletin başında bulunan herhangi bir adam bile bu gerçeği dikkate almadan o makamı kişisel öfkesine kurban edecek kadar akılsız olamaz! Öyle ise işin aslı nedir?


İşin aslı şudur: Bilindiği gibi, 1 Kasım 1922'de çıkarılan bir kanunla önce hilâfet ve saltanat birbirinden ayrılmış, sonra da saltanat kaldırılarak Osmanlı Devletinin siyasi varlığına son verildiği resmen ilân edilmiştir. Burada halifelik ve saltanatın ayrılmasında ve bunlardan sadece saltanatın kaldırılmış olması hususunu Atatürk'ün siyasi bir manevrası olarak görenler vardır. Evet, bu düşüncede olanlar bu düşüncelerinde haklıdırlar ve bu noktada hemen şunun da altı çizilmelidir ki, hilafet ve saltanatın ayrılmasına itiraz etmek bir yana, Atatürk'e muhalif olanlar bunun bizzat böyle olması için de gayret göstermişlerdir. Çünkü, Mustafa Kemal'in saltanata da göz diktiği düşünülmekte ve böylece bu makamın ikiye ayrılması ile Atatürk'ün işinin zorlaşacağı düşünülmektedir. Fakat hakikatte bu siyasi manevra Atatürk'ün işini kolaylaştırmış, bu kararın dışarıya yansıyan görünümü ise Atatürk'ün, hem halifeliği hem de saltanatı aynı anda kaldırmaktan çekindiği ve bu yüzden önce bu iki makamı ayırmakla işe başladığı ve böylece doğacak muhtemel tepkilerin önüne geçtiği şeklinde olmuştur.  

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.