17 Şubat 2010 Çarşamba

Hepsi de okumuş yazmış çocuklar

Sorosçu Laf Cambazlarının Şifreleri

Türkiye'de "DEĞİŞİME DİRENİLEMEZ" sloganı ile Türk Milletini beyin yıkama operasyonlarına tabi tutmakla görevli "toplama" ulemalar, "kavram" bombardımanlarının şiddetini giderek artırıyorlar. Hepsi de okumuş yazmış çocuklar. En son muhteşem "laf"larından biri de şu: "Türk Silahlı Kuvvetleri kendisini rejimin bekçisi olarak göremez! O, bu rejimin yarattığı bir unsurdur" Yani? Yanisi şu: Haddini bilsin ve "gayet demokratik" bir seçimle rejimin başına oturan, (burası önemli) arkasına halk desteğini almış olduğu için de, yaptıkları ve yapacakları her ne varsa "tartışılamayacak kadar" doğal ve meşru olan bir iktidarın kollarına kendisini bıraksın! Ne muhteşem, ne akıllıca, ne aydınca bir mantık! Tüh, nasıl oldu da bugüne kadar bunu düşünemedik! Tuş olduk, mat olduk, boşa düştük resmen!

Arkadaşlar, Türkçe söylersek anlaşılmama ihtimali var. O yüzden affınıza sığınarak"İngilizce" söyleyelim: "Is your mother beatiful?".

"DEĞİŞİME DİRENİLEMEZ", bu lafı çerçeveletip duvarınıza asın. Meali: "Tecavüz kaçınılmaz, zevk almaya bakın!" Allahtan yine de bunca cehaletimize rağmen hoşgörülü tavırlarını korumayı becerebiliyorlar da fırça çekerken yumuşak cinsini kullanıyorlar. Ee, bu da "okumuş, yazmış" olmaktan naşi bir erdem! Bizde o kadar "okumak, yazmak" olmadığından "bildiğimizi" bir fıkrayla anlatalım da bunların karşısında tamamen madara bir duruma düşmeyelim:

Devamını gör...

Türkiye laik, sosyal ve demokratik bir hukuk devletidir...

Hem altınlarını hem oğlunu çaldılar

Kuyumcu Ersin Yıldırım (36) ve ailesinin hayatı, İstanbul'daki dükkânının soyulması ile yerle bir oldu.


300 bin liralık altın ve dövizi çalan hırsızlar yakalandı ancak altınlarına kavuşamayan Yıldırım, tedavisi aksayan 2 yaşındaki çocuğunu beyin tümörü nedeniyle kaybetti.


Borçla açtığı kuyumcu dükkânı da iş yapmayınca şimdi hamallık yaparak ailesini geçindirmeye çalışıyor. İstanbul Küçükbakkalköy'de kuyumculuk yapan 3 çocuk babası Ersin Yıldırım'ın karakola 5 dakika mesafedeki dükkânı, 6 yıl önce silahlı 3 kişi tarafından soyuldu. Hırsızlar, 300 bin TL'lik altın ve dövizle kaçtı.


DAVALARI KAYBETTİ
Güvenlik kamerasının saniye saniye kaydettiği soyguncular, bir hafta sonra polis tarafından yakalandı. Ancak çaldıkları altınları 9 ayrı kuyumcuya sattıklarını, parasını da harcadıklarını söylediler. 3 hırsız cezaevine gönderilirken, genç kuyumcu da altınlarını satın alan kuyumculara karşı hukuk mücadelesi başlattı. Fakat kuyumcuların bazılarının "Biz altın almadık", bazılarının da "Çalıntı olduğunu bilmiyorduk" demesi üzerine davaları bir bir kaybetti. Altınlarını geri alamayan Ersin Yıldırım'ın kâbusu bununla da bitmedi. 2 yaşındaki küçük oğlu Kaan'ın beyninde tümör tespit edildi. İflas eden Yıldırım, evini ve otomobilini satarak oğlunu tedavi ettirmek için harcadı. Ama yetmedi... Minik Kaan hastalığa fazla direnemedi. Parasızlık, oğlunun canına mal olmuştu.


MAHALLEYİ TERK ETTİ
Ersin Yıldırım, kalan iki çocuğuna daha iyi bir yaşam sağlamak umuduyla borç parayla kendisine küçük bir kuyumcu dükkânı açtı. Ancak beklediği kadar iş yapamıyordu. Alacaklılar kapısını aşındırmaya başlayınca, bir gece eşi ve iki çocuğunu alıp, doğup büyüdüğü mahallesini gizlice terk etmekte buldu çareyi. Yıldırım, şimdi gündüz saatlerinde bir mobilya mağazasında 20 TL yevmiye karşılığı hamallık yapıyor. Ancak çoğu zaman müşterilerin evine çıkardığı mobilyaların ağırlığını bile hissetmiyor. Zira onun omuzlarına binen asıl yük çok daha ağır.


TEK HAYALİ, BİR GÜN ALTINLARINA KAVUŞMAK
EN büyük hayalinin çalınan altınlarına bir gün kavuşmak olduğunu anlatıyor Ersin Yıldırım. Başından geçenlere ise isyan ediyor haklı olarak: "Ekmeğimi dürüst ve onurluca kazanmak için gece gündüz çalışıyorum. Gücüm yeterse aralıksız çalışıp kazandığım parayla borçlarımı mutlaka ödeyeceğim. 3 hırsız geldi, tüm malvarlığımı ve oğlumu alıp götürdü benden. Bu hak mıdır? Kuyumcular altınlarımı bilerek aldılar. 10 bin liralık bileziğe 1-2 bin TL verip alıyor, havadan para kazanıyorlar." (Sabah)

 17.2.2010 / MİLLİYET

Devamını gör...

15 Şubat 2010 Pazartesi

ANAP ve AKP Tarzı Propagandanın Sırları

Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü geldiği noktaya itirazı olanların "Demokrasi" kavramı dahil, bir çok kavram ve yöntemi detayları ile kafalarında sindirmiş olmaları gerekiyor. Zira, Türkiye'nin kendisine biçilen rolü eksiksiz oynayabilmesi için gerekli kurgulamaları yapanların yöntem ve sistemleri bilinmedikçe ve kurallarını rakip takımın koyduğu bir oyundan galip çıkılamayacağı gerçeği görülmedikçe, bütün muhalif siyasi eylem ve söylemlerin boşa gideceği muhakkaktır.

Bilhassa, derdin devasını yeni bir parti kurmakta bulan samimi düşünceli insanların bu yola çıkmadan önce bilmesi ve anlaması gereken tarihi, sosyal ve siyasal olgular vardır. Bu çerçevede; kollektif bir akılcılıkla, topluma açık olarak yürütülmesi gerekli olan yeni bir siyasi anlayış tarzı geliştirilmedikçe, mevcut siyasal anlayışa her karşı çıkış, bir yenilgiyle sonuçlanacaktır. Yenilgiden kastımız ise mevcut siyasi anlayışın sahibi olan bir parti iktidarını siyaseten alt edememek değil, alt etmiş olsanız bile yerine koyacağınız siyasi anlayışın ne derece ülkenizin menfaatlerini karşılıyor olacağıdır. Sadece "onlar gitsin" düşüncesinin hakim olduğu ve ne derece kapsamlı ve oturmuş bir projeye sahip oldukları şüphe götürür siyasi çalışmaların iktidara gelmiş olmaları, ülkeyi bir sonraki yeni bir tuzağa sürüklenmekten alıkoyamayacaktır. Nitekim, bugün gelinen nokta da geçmiş iktidarların (ya da iktidarsızlıkların) bir neticesi değil midir?

Bu noktada, yukarda izaha çalışdığımız konuların bir somut örneği olmak üzere aşağıdaki makaleyi sizlerle paylaşmayı gerekli görüyorum.

Devamını gör...

14 Şubat 2010 Pazar

"Mezhebi Timur olanın Allahı Cengiz olur!"

Bu defa da kendimizi birdenbire birileri tarafından, birileri için ihdas edilmesi gerekli görülen yeni bir "Peygamberlik" makamı ile ilgili tartışmaların içinde bulduk. Tam kendimizi "Padişahlığa" alıştırmaya çalışırken doğrusu bu haber bizim için bir balyoz etkisi yaptı. Öyle ya, hazır hız almışken durmamalı, yayı iyi germeli ki, ok kısa düşmesin, gittiği yere kadar gitsin. Neyse ki, bu kafa karışıklığımızın imdadına ART TV'de program yapan değeerli Nihat Genç yetişti de biraz sakinleyebildik. Nihat Genç, her zaman olduğu gibi yine enfes bir fıkrayla meseleyi açıklığa kavuşturdu. Fıkra şöyle: Bir gün biri Timur'un emrinde çalışan birine sormuş; mezhebin nedir? Adam kasılarak cevap vermiş: Timur mezhebindenim! Bu arada olanları izleyen Nasrettin Hoca atılmış: Sakın Allahın kimdir diye sorma, çünkü mezhebi Timur olanın Allahı da olsa olsa Cengiz olur!

Devamını gör...

10 Şubat 2010 Çarşamba

ET FİYATLARI YÜKSELİYORMUŞ

Çok garip bir ülke olduk. Sanki her haberi bir şok, her olayı ise beklenilmez ve umulmaz bir durum gibi algılıyor ve sanki olan bitende bizim hiç bir dahlimiz yok da, her şey kendiliğinden bizim aleyhimize çalışıyormuş gibi bir panik hali yaşıyoruz. Bu durumun en son yansımalarından biri de "et fiyatları tırmanışta!" haberi.


Çok da fazla uzun olmayan bir zaman önce; dünyada temel gıda maddeleri konusunda kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olmakla övünürdük. 12 Eylül ihtilâli'nin bu millete hediye(!) ettiği Özal Hükümetleri ile birlikte giderek bu vasfımızı kaybettik. Ziraî üretimin horlanması ve "yurtiçinde pahalıysa(!) dışarıdan ucuza getirtirim" politikası siyasi iradeye hakim olmuş, bu durum her ne kadar popülist ve pragmatik bir politika görüntüsü vermiş olsa da kazın ayağının hiç de öyle olmadığı düşünen akıllara kısa sürede malûm olmuştur.

Devamını gör...

6 Şubat 2010 Cumartesi

"SAYIN GENERAL!.."

“Sayın General!..”


Ardı ardına ortaya atılan iddialarla ambale edilen zihinlerin en güvendiği dağlara lapa lapa karlar yağdırılırken, yağan karın tutması için gerekli alt yapı da gayet ustaca tezgahlanıyor. 

Cumhuriyeti kuran iradenin zamanında ortaya koyduğu ilkeleri ve çizdiği rotayı bir nebze bile olsun merak edip anlamaya çalışmaya dahi tenezzül buyurmamış olanların işgal ettikleri makamlarla beraber kendilerini de düşürdükleri durum içler acısıdır. 

Emaneti ehil ellere teslim etmeyi bilememenin ve bunu hafife almanın faturası da bir gün elbette önümüze konacaktı ve işte o gün de geldi çattı!..

Dikkatinizi çekiyor mu bilmem; cumhuriyetin temel değerlerinin çağdışı kaldığı iddiasını kendilerine dayanak yapanların tacizkâr saldırıları karşısında acze düşürülmek istenen ordu mensuplarımız, iddia edildiği gibi olmadıklarını ispat için habire TV Kanallarında boy gösteriyor ve karşılarındaki ne idüğü çoktan belli olmuş olan bir takım bey(!)lerin küstahça sorularına cevap yetiştirmeye çalışıyorlar. 

Adam ağzını kaldırarak mağrur bir eda ile söze şöyle başlıyor: “Sayın Generâl!…” 

Devamını gör...

29 Ocak 2010 Cuma

AKP'nin atası: Hürriyet ve İtilaf

.
3 Aralık 2009 Perşembe günkü; "'HÜRRİYET VE İTİLAF" PARTİLERİ" başlıklı yazımızda söylediklerimizi doğrular nitelikte tespitler içeren Güneş Gazetesi yazarı Sayın Rıza Zelyut'un makalesini dikkatlerinize sunuyoruz.

AKP'nin atası: Hürriyet ve İtilaf
 
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Milli Görüş içinden çıktığı biçimindeki değerlendirme, bir yönüyle doğru olsa da; bugünkü AKP daha çok Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne (HİP) benzemektedir. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, 1911 kasımında, o dönemdeki İttihat ve Terakki Partisi'ne (İTP) karşı kurulmuştu. İttihat ve Terakki, Türkçü/milliyetçi, modernleşmeden yana bir parti iken; Hürriyet ve İtilaf; padişah ve hilafet yanlısı idi. Bu partinin içine bütün gerici unsurlar ve etnik gruplar doluşmuştu.

İlk dünya savaşı bittikten sonra iktidar, İtilafçıların eline geçmiş bulunuyordu (1919). Bu partinin kurucu üyesi ve başkanı Damat Ferit idi; hükümeti de o kurmuştu.

Hürriyet ve İtilafçılar, Mustafa Kemal'in Anadoluda başlattığı, Kurtuluş Mücadelesi'ne şiddetle karşı çıkıyordu. Bunlar; Kuva-yı Milliye'yi, İstanbul'daki meşru hükümete karşı bir ayaklanma sayıyorlardı.

Devamını gör...

26 Ocak 2010 Salı

Sözde Demokrasinin Türkiye'ye Maliyeti

.

"Demokrasi!" Ne sihirli bir kelime. Her derdin ilacı, ölümden gayrı ne varsa her derde deva, hastalara şifa, aç midelere gıda, gözlere fer, batna cila! Ne mümkün demokrat olmamak, ne mümkün onu sevmemek! Hele de ehlinin eline düşerse ne mümkün ona karşı olmak! O, bütün kirleri örten bir perde, o, insanoğlunun keşfettiği ne muazzam bir silah! O kötüleri, kötülükleri, haksızları, haksızlıkları bir anda meşru kılan ne müthiş bir kimya! Bütün haklı itirazları bir anda susturabilen ne sihirli bir kelime o!

Evet, tabiatın bütün fiziksel zorluklarının üstesinden gelmeyi becerebilen akıl sahibi insanoğlunu bir anda olduğu yerde mıhlayıp, zihinlerini anında dondurup ona başeğdirebilen yegâne kuvvet: Demokrasi!

İnsanoğlunun kendi eliyle yaptıklarına tapmak gibi çok eskilerden kalma bir sabıkası var. Bu alışkanlığından da kolay kolay vazgeçecek gibi görünmüyor ama daha vahimi olanı da şu ki; bugün kendi yaptığına değil, başkalarının dayattığına kucak açıp, baş eğiyor ve putu yapanlardan küçük bir takdir duyabilmek için olmadık şekillere girmeye can atıyor. Bu saflığa bıyık altından gülen bir avuç uyanığın ellerini keyifle ovuşturup bu safların ceplerine uzatmaları ve koyunlar gibi bekleşen bu mebzul miktardaki saftirik yığınlar için göz kırparak tanrılarına teşekkür ettiklerini tahmin etmek çok zor olmasa da, sözü daha fazla uzatmadan, içinde bulundukları durumun tahlilini yapmaktan ısrarla imtina edip, adına demokrasi denen o efsunkâr perinin sihirli değneğinden medet ummakla ömür geçiren dünyadaki yığınlardan kendi hissemize düşen kısmına yüzümüzü çevirelim. Bu konuda, daha önce de değerli fikirlerini sizlerle paylaştığım değerli hocam Prof. Çetin Yetkin'in tahlilleri ile sizi baş başa bırakayım. Buyrun:

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.