4 Eylül 2009 Cuma

Beyin gücü ve konformizm!

.

Günümüz dünyasında gelişmiş toplumlardan değil, insanına ve onun zihinsel gücüne yeterli değeri vermeyi öğrenmiş ya da öğrenememiş toplumlardan bahsedilebilir. Zengin ve bol kaynaklara sahip olmak, toplumların kalkınması için gerekli ancak yeterli değildir. Zira bugün dünyada “en etkin” ve “en güçlü” olan memleketler; kaynakları zengin olan ülkeler değil, toplumsal aklını en iyi organize eden ülkelerdir. Bireysel, toplumsal ve örgütsel olarak beyin potansiyelini kullanmayı öğrenmek, başarılı olmanın en önemli gerekleri arasında yer alır.



Bir örgütün başarısı, üyelerinin toplam beyin gücünü, finansmanını ve zaman kaynağını amaçlarına uygun biçimde kullanmasına bağlıdır. Bu üç unsur arasında en önemli olanı, örgütün sahip olduğu beyin gücüdür. Beyin gücü örgütte çalışan insanların bilgi, deneyim, girişim ve örgütlenme yeteneği ile yönetim kabiliyetlerini kapsar. Finansman kaynağı, zaman veya diğer üretim faktörlerinin varlığı, beyin gücü olmaksızın hiç bir anlam ifade etmez. Zira örgütlerin her türden para hareketleri, teknolojik gelişme ve uygulamaları aktif veya pasif, rasyonel veya irrasyonel, etkili ya da verimsiz kullanılabilmesi, sahip olunan beyin güçleriyle yakından ilişkilidir.


Babası, Sony İmparatoru Akio Morita’ya şöyle tavsiyede bulunmuştu:

Devamını gör...

1 Eylül 2009 Salı

Müslüman Saati

.

.
*(Batılı yaşam tarzı ile kendi eski yaşam tarzımızı, "güne başlayış ve bitiriş zamanları" ile değerlendiren ve ilginç sonuçlara ulaşan merhum Ahmet Haşim'in ilgi ile okunacağını düşündüğümüz bir makalesi)

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. “Saat”den kasdımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır.

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün” lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi.

Devamını gör...

ŞİMDİ DE BU PALAVRALAR!

Apo'nun "beraber kurtardık" palavrası!.


Milletimize adeta zorda kabul ettirilmek istenilen garip bir dayatma var!.. “Kurtuluş Savaşı’nı beraber yaptık!..” sloganı yayılmak isteniyor.. Bunu hem Ankara’dakiler yapıyor, hem de Apo mahreçli PKK kaynakları!..


Ankara’dakiler hem de aralarında omzu kalabalık saf yetkililer de dahil, “dedelerimiz koyun koyuna şehitlikte” muhabbetine pek meraklılar! O kahraman şehitlerin etnik kimliklerini vurgulayıp sanki “Kurtuluş” ta iki ayrı millet varmış intibaı vermek doğru mu?!.. Apo ve çetesi bunu bilerek yapıyor... Onların stratejisyenleri (Batı) böyle bir dayatma geliştirip ellerine tutuşturmuştur... Apo da bu çerçevede sallıyor (Ortak vatan Türkiye-Kürdistandır(!) Kurtuluş Savaşını Türk-Kürt birlikte yaptı, birlikte kurtardık) diyerek kafasına göre Kurtuluş Savaşı üretiyor!..


Bu sözleri doğru değil, hesap kitap ortada..


Araştırmacı Gökçe Fırat’ın çalışması var... Buna göre Kurtuluş Savaşı sırasında verilen şehitlerle ilgili yöresel ve rakamsal bilgiler şöyledir..
Bunlar, yani "Kürtçülük" yapanlar belirli bir guruptur ve biz daha kurtuluş savaşımıza başlamadan önce İstanbul'da dış destekli bir Kürt Klübü kurarak bu yönde faaliyetlerine başlamışlardır ki, bu faaliyetlerin kökü 1800'lü yılların başına kadar da uzanır ve kaynağı yine aynı guruptur.

Bu noktada, Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın bir İngiliz kaynağından aktardığı bir bilgi çok dikkate değerdir. Bu kaynak; "PKK'nın basıp, katliam yaptığı köylerin en dikkat çekici özelliği, tarihteki ermeni olayları sırasında ermenilere karşı en çok direnen köyler olmasıdır!" diyor.


Kökenlerinin Kürt oldukları dahi şüpheli olanların, dışardan destekli hıyanetlerinin baş amacı; bizi Türkler ve Kürtler olarak iki keskin çizgiye ayırarak karşı karşıya getirmektir. Bunu unutmayalım. Bu ihanet şebekesinin her türlü silahlı/silahsız propagandayı rahat rahat yapmasına göz yuman bir idarenin zaafları Türkiye Cumhuriyeti'nin güçsüz olduğu görüntüsünü vermiş ve bir takım insanlar güçlü olanın yanında görünmek gereğini duymuşlarsa, bu sonucun müsebbibi en başta onlara bu cesareti veren bu idaredir.

Devletseniz gücünüzü ortaya koyacak ve devlet gibi davranacaksınız! Bunun başka yolu yoktur!


...

Devamını gör...

28 Ağustos 2009 Cuma

Dağarcığınızda ne varsa dökün!


















“ Yıl 1927.. Ankara’nın yoksul ama onurlu günleri... Savaş kazanılmış, bir avuç insan, bağımsız ve özgür bir ülke kurmanın peşindedir. Ancak ne yeterli para, ne de yeterli eğitimli insan vardır. Milli Eğitim Müsteşarı Kemal Zaim Sunel, afla çıkan siyasi hükümlü Şevket Süreyya Aydemir’i, Yüksek Teknik Öğretim Genel Müdür yardımcılığına atarken şunları söyler:

“Hangi ülke kendi çocuklarına bizim kadar muhtaçtır? Hangi millet bizim kadar yoksuldur? Öyle bir işin içindeyiz ki, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökmelidir.”(1)

Türkiye, “dağarcığında ne varsa” dökenlerin gerçekleştirdiği ulusal bağımsızlık ve yarattığı toplumsal gönençle bugüne dek ayakta kaldı; elli yıllık ihanete direnebildi. Ancak bu kutsal miras artık tükenmiştir. Yasal ama meşru olmayan iktidarlar, yabancılarla el ele vererek; “kişisel çıkarlarını sömürgecilerin siyasi istekleriyle birleştirmişler”, “halkı yokluk ve yoksulluk içine sürüklemişler”, “liman ve tersanelerimize girilmesine” göz yummuşlardır; Türkiye işgal edilmiştir.


Yüce Türk ulusu,

Devamını gör...

27 Ağustos 2009 Perşembe

‘Birbirimizi anlamak’ sözü bölücülüktür





















AKP’nin seçim zaferi kazanmasından sonra kendilerini bir anda sosyal analizciler yerine koyan, çoğu da aslında AKP’li olmayan ama sözde demokrasi adına tüm değerlerin yerle bir olmasına destek veren çevrelerdeki en moda tartışma konusu “Birbirimizi anlamalıyız, bir arada yaşamalıyız” söylemi.

Hemen söylemek istiyorum; bu söze kelimenin tam anlamıyla deliriyorum.

Ne anlama geliyor “Birbirimizi anlayalım” sözü?

Siz kimsiniz?
Biz kimiz?
Birbirini anlamak zorunda olanlar kimler?

Türkiye’de bugüne kadar hiç bilinmeyen insanlar vardı da onlar mı ortaya çıktı?

Yoksa Türkiye’de bazı insanlar hiç dikkate alınmıyordu, adeta mağaralara hapsedilmişlerdi de onlar mı ortaya çıktı?


Veya Türkiye’nin bir bölümü kölelerden oluşuyordu da onlar özgürlüklerine mi kavuştular?

*(Bugünlerin nasıl hazırlandığını görmek bakımından yayınlamak gereği duyuyorum)


Devamını gör...

KURT SALDIRIRKEN BİR TUTAM DAHA FAZLA OT PEŞİNDE OLAN EŞEKLER!

Şeyhi'nin ve Molla Lütfi'nin ünlü Harname eserlerinden sonra, "Ord. Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi" adını kullanan yazar, Üçüncü Harname'yi yazmış.


Türkçesi Eşekname!


Şanzumi, kitabın sonunda "Ahir-i Meram" başlığı altında şöyle diyor:


"Türk entelijansiyasının zuhur ettiği tarihten beri vaziyeti, eşeğinin sırtında Mehmet Akif Ersoy da eşeğin sosyolojik derinliğini bilenlerden imiş ki şöyle demiş:


Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;


İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.


Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,


Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?


Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!


Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.


Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!


Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme,


Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, na'şa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.



* * *


Akif, bugün Türkiye'nin başına gelenleri görseydi, bu şiirle yetinmezdi. Çünkü, düşman yine burnumuzdan tutmuş ve bizi boğaz derdine düşürenler, yine kendi yöneticilerimiz!


Kendi kendine yeten İç Anadolu'yu buğdaydan, pancardan, Ege'yi tütünden, Akdeniz'i pamuktan, Karadeniz'i fındıktan yakalamışlar!


Meselenin farkında olanlar tepki gösteriyor ama bu tepki sadece buğdayla, pancarla, tütünle, pamukla veya fındıkla ilgili ise Türkiye'ye, Türk ve İslam dünyasına, Avrasya'ya yönelik genel saldırıyı görmüyor ve asıl buna karşı tedbir almıyorsak, kurt saldırırken bir tutam daha fazla ot yutmaya çabalayan eşekten farkımız kalmaz!


Saldıranların Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan'da neler yaptığını görmüyor muyuz?


 (Arslan Bulut / YENİÇAĞ GZT. / Ocak.2006)


* * *


Evet, adeta gümbür gümbür gelen tehlikeye aldırmadan bir tutam daha fazla ot tıkınabilmek için yerden kafalarını kaldırmayanların, son lokmalarını yutup yutamayacaklarını Allah bilir ama arşivden bugünlere seslenen bu makaleyi yayınlarken aklıma geçen gün Hürriyet Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'in Ramazan ayı vesilesi ile yazdığı makale geldi. Şunu vurguluyordu aşağı yukarı Özdil:


"Ey sevgili milletim;


İğne vurdursam orucum bozulur mu? Hapşırdım orucum bozulur mu? Şöyleyken oruç tutulur mu? Böyle olsa tutulmaz mı?

Her şeyi soruyorsun da, deniz feneri vb. gibi bunca soyguna uğradığın halde birini bile ne oldu diye merak edip sormuyorsun!"

Son söz olarak, ben de sana şunları söylemeden geçemeyeceğim:

Sen kafanı kaldırmadan tıkınırken, konun komşun ne haldedir, merak dahi etmiyorsun!

Vatanın altından çekiliyor, kılını kıpırdatmıyorsun!

Orucunun bozulmasından korkuyorsun ama dirliğinin, biriğinin bozulmasından korkmuyorsun!

Oruca günah var ama lakaytlığın hesabı sorulmaz sanıyorsun!
Vatan gibi bir nimetin kıymetini bilmeyenlerin yakasına en evvel yapışılacak, bunu bilmiyor musun?

Hakkını aramayarak, hak sahibi olduğundan haberin dahi olmayarak,

Haklara riayet etmeyip, hakka değer vermeyerek,

"Alan el" olmaktan bir sıkıntı duymayarak,

Dini sade oruç, hac, namazdan ibaret sanarak,

Cenabı Hak indinde kıymettar olabileceğinden bu kadar emin olabiliyorsan..


Çook yanılıyorsun milletim, çok yanılıyorsun!

Devamını gör...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

“Durum berbat” demeye kim cesaret edecek?























  • Başbakan “Teğet geçiyor” dedi ya, hiçbir ilgili kuruluş “Durum berbat!” açıklaması yapamıyor.

  • TOBB, Türk-iş, Hak-iş, TESK, TİSK, hatta patronların TÜSİAD’ı, MÜSİAD’ı dahi net bir “Yetti artık! Ekonomi yönetilmiyor, reel sektör perişan!” açıklaması yapamıyor.

  • Herkes sinmiş. Şu koşullarda akaryakıta zam geliyor, tepki yok, sendikalara göre “Kölelik” Yasası Meclis’ten çıkıyor yine tepki yok, turizmde KDV oranları artırılıyor, tepki yok.

  • Göz göre göre bu sessizlik neden?

Devamını gör...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Türk'ü bekleyen en büyük tehlike!




















Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve onunla harekât birliği etmekle batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler stratejik taarruz harekâtı yapacak kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Lüzumlu hareket üslerine ise tabiaten sahip değildirler. Böyle bir harekât ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu halde dahi Kafkasya ile Bahrihazer’in arasını tıkamak için Batum’dan itibaren 400 kilometre fazla uzaklaşmak icap eder.



Bu hal karşısında İtilaf devletleri Bolşevikler ile Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır.


Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan belki de Kuzey Kafkasya hükümetlerinin bağımsızlıklarını tasdik ederek onları kendilerine çektiler. Şimdi Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için onları her şekilde teşvik ve takviye etmektedir.


Bundan başka bizzat kuvvet sevkine de başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı çabuklaştırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını önlemek ve kontrol etmek fikrindedirler.


Plan, tam bir ciddiyet ve fevkalade aceleyle tatbik olunmaktadır.


Eğer bu plan muvaffak olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kati bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz kuşatılmış kalırsa, artık Türkiye için mukavemet imkânları temelinden yıkılmış olur, ondan sonra siyasi mevcudiyetlerini tamamen kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilaf devletleri subayları kumandası altında sömürge askeri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkasya milletlerinin İtilaf itaatinde tutulmasını ve hem Bolşevik istilasının durdurulmasını temin için kan dökeceklerdir.

Bu halde İtilaf devletlerine mutlak teslimiyet halinde Türkler için canlarını feda etmekten kurtulmak emin değildir.Hükümetle milletin tam bir birlik dahilinde çalışarak tespit edilen esaslar dahilinde, milli emellere uygun bir barış elde edilmesi lüzumunu, her zamandan ziyade takdir etmekte olduğumuzdan, hükümet icraatına karşı her türlü muhalefet ve müşkülat çıkarmaktan kaçınmayı vatani bir vazife kabul ediyoruz.


Her şey bitmiş, milli gaye elde edilmiş değildir. Arada daha pek müthiş ihtimaller mevcuttur. Geleceğin sonsuz şüpheliliği içinde, Kuvayi Milliye’nin kurtarıcı mesaisinin lüzumlu bulunup bulunmadığının, hükümetten sorulması icap eder.


Bize gelince; tarihin bu memlekette şimdiye kadar husule getirmediği bu milli birlik ve dayanışmanın ihlaline ait her hareketi bir vatani hıyanet kabul ederek, ona göre lüzumlu karşılığı icrada tereddüt etmeyeceğiz. Bu mecburiyet ve zaruretin hükümet erkânınca bilinmesi pek faydalı olacaktır.


…İstanbul’daki bazı arkadaşların bunca emeklerle vücuda getirilmiş olan milli birliğe ve kuvvetlere vurulan darbelere karşı kati tedbir almakta son gayret ve ciddiyeti göstermekten ziyade, harici ve uzak kuvvetlerden büyük ümitlere kapılarak teselli buldukları zehabı hasıl oluyor. Biz, elimizdeki kuvveti iyi muhafaza edemediğimiz takdirde, harici kuvvetlerin dahi iltifatına değerimiz kalmayacağını, hatırlatma olarak arz eyleriz.


(Rauf Bey’e telgraf, 21.02.1920, Atatürk'ün Bütün Eserleri. Kaynak Yayınları, C.6, S:371-376)

***

Evet, yüzlerce yıldır süren bu mücadelenin temel hedefi Türk evlatlarının yabancı komutanlar emrinde emperyalist çıkarlar doğrultusunda, dünyanın şurasına burasına asker olarak gönderilmesi değil midir?


İşte bunu ta o zamandan gören ve milletinin geleceği için kaygısız bir günü geçmemiş olan bu vefakâr ve cefakâr vatan evladının hatırası önünde saygı, hürmet ve minnetle eğiliyor, Türk'ün, bütün imkânsızlıklar içinde perişan bir durumdayken bile kimseye baş eğmeden kendi gücü ile her türlü bela ve zorlukların üstesinden gelebilecek bir kudrete sahip olduğunu bütün insanlık alemine ispat eden ve Türk Milletinin yolunu ebediyyen aydınlatacak bir ışık olan görüş ve düşüncelerini içlerine hakkıyla sindirebilenlerde korku ve yılgınlıktan eser bırakmayan böyle büyük bir önderin milletine mensup olmaktan şeref duyuyorum....

...

.

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.