3 Ağustos 2009 Pazartesi

İŞİN ÖZETİ!













Mizah da olsa, hiç bir şey anlatmadığı iddia edilebilir mi?

Devamını gör...

HAKSIZ MI?

















Esir edilmiş beyinler, tıpkı bilgisayardaki yüklenmiş programlar gibi bir hafızaya sahiptir. Yüklenmiş programların sınırları içinde düşünebilirler. O beyinler artık bilgisayar gibi şifre kelimelerle açılır, şifre kelimelerle kapanır. Bu tür beyinlere zaten hitap edemezsiniz.

Çözüm, o beyinlerdeki "rem"i yükseltmektir. Bunun için de çok okumak, çok araştırmak, çok gezmek, bilenlerle sohbet etmek gerekir.

Fikir üretmeye gayret eden, doğruları, yanlışları tespit etmeye çalışan, bunu yaparken de kimseye ayrıcalık tanımayan bir insana, illa da "remini düşür, bizim gibi düşün, bizim gibi yaz, bizim gibi konuş" demek doğru mudur?


Arslan Bulut / Yeniçağ / 13.06.06

Devamını gör...

2 Ağustos 2009 Pazar

HAZİN BİR DİYALOG


Savunduğunuz şey her ne ise, elbette önce onu benimsemeniz ve o şey hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmanız olmazsa olmaz bir gerekliliktir ama ondan da önce onu sahiplenmeniz, bütün samimiyetinizle, yürekten ve " gerçekten" benimsemiş olmanız gerekir.


Aşağıda, genç bir Türk evladının okulundaki kimi Atatürk karşıtı insanlarla yaptığı tartışmalarda cevap veremediği(!) ve benim burada zikretmeye gerek görmediğim, M. Kemal hakkındaki malum ve aşağılık iftiralar için belge arayışına girdiğine dair aramızda geçen bir diyaloğu, bir durum tespiti yapmamıza yararı olur ümidi ile sizlerle paylaşma gereği duydum. Buyrun:


(Bir önceki, malum iftiraları içeren iletiyi atlıyorum ve diğer iletileri aynen yazıldığı şekli ile yayınlıyorum)


Alıntı:


Asıl İleti Sahibi Türk...


Arkadaşım bu konuda ben çok duyarlıyımdır.Konu Türklükse, Atatürk se ben elimdeki belgelerle olayı anlatmaya çalışırım .Çünkü sadece söz etkilemeye doğru olsa bile yetmiyor.Bu konuyu kasıtlı olarak açmadım.Gündemi de doldurmak gibi bir niyetim yok olamazda.Benim sizden istediğim konuyu arkadaşlara anlatırken belgeler sunmak.İlginiz için teşekkürler ...



Cevap:


KANITI DA BELGESİ DE BU MİLLETİN KENDİSİDİR, YOKTAN VAR EDİLEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ'DİR! AYRICA, DANGALAK VE HAİNLERİN BELGELERLE İKNA EDİLEBİLDİĞİNİ TARİH YAZMAMIŞTIR! BANA KALIRSA DUYARLILIĞINIZI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİN!

NOT: İLLÂ DA BELGE GEREKİYORSA ELİNİZİN HEMEN ALTINDA "İNTERNET" VAR, BİNLERCE, MİLYONLARCA BELGEYE ANINDA ULAŞABİLİRSİNİZ!




Alıntı:


Asıl İleti Sahibi Türk...


Kendiniz düşüncenizde haklısınız kendinize göre ama benim açtığım bu konuyla söylediklerinizin hiç bir bağlantısı yok.Milliyetçilik böyle basit konularla ölçülmez.Sonuçta öne sürdüğüm bir fikir yok.Sadece belge istiyoum dedim.Evet haklısınız örütağ var ama ben daha doğru bilgilere buradan ulaşabilirim umuduyla yazdım buraya.Tartsşmak yerine bana belge sunsaydınız bana yeterdi.Ama yapmadınız canınız sağolsun.Bu arada sonuna kadar Atatürkçüyüm.Bu konuda kasıtlı bir konu değildi.Teşekkür ederim verdiğiniz bilgiler için.Saygılar...

BAYRAĞI BAYRAK YAPAN ÜSTÜNDEKİ KANDIR;
TOPRAK, EĞER UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR...




Cevap:


Bütün iyi niyetimle ve bu konuda son kez şunları söylemek isterim.

1-Milliyetçilik bir ruh ve yaradılış meselesidir. Ölçüsü; ecdada ve vatana saygı, hürmet ve minnettir. Onları aşağılamaya kalkışanlara hakettikleri cevabı verebilmektir.

2-Evrensel hukukun en temel ilkelerinden birisi de; "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir" sözüdür. Yani; "iddia sahibi iddiasını ispat etmekle yükümlüdür" Öyleyse bırakın bu aşağılık iddiaları ortaya atanlar, iddialarını önce kendileri ispat etsinler! Bizim aşağılık iftiralara cevap vermekle kaybedecek zamanımız yok!

3-Kaldı ki, bu söylenenler bir iddia bile değil sadece alçakça iftiralardır. Şayet iftiralarına devam ederlerse cevap olarak kendilerine belge değil başka bir şey "ibraz" edilir!

4-Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl ve hangi şartlar altında kurulduğunu yeniden gözden geçiriniz. Sıradan ve zaaflarına yenik düşmüş ve sûfli bir insanın böylesine olağanüstü işleri becerip beceremeyeceği konusunda kendi kafanızda yeniden bir sorgulama yapınız! Varacağınız hükme göre de zaten kendiliğinizden kimliğinizin nereye ait olduğu veya olması gerektiğini kolaylıkla anlarsınız!

Bilmem yeterince açık bir izahat oldu mu?



(10.06.2007)

Devamını gör...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

TARİHTEN BİR EMİR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...


























Yer : Çanakkale,
Tarih: 3 Mayıs 1915
Saat : 7.06'dan sonra




*TÜMEN EMRİ

*(5 maddeden oluşan tümen emrinin 5.maddesi...Tümenden bazı subayların ilave kuvvet istemeleri ve askerlerin çok yorgun olduğu gerekçesiyle emirleri yerine getirmekte zorlandıklarını ima etmeleri üzerine...)

Devamını gör...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

BEYLER, KENDİNİZE GELİN!


Epeydir bir “sorun” lafıdır gidiyor. Yıllardır, gün 24 saat döne döne dillendirilen bu “sorun” yüzünden milletin kafası çorbaya döndü!

Yoktan var edilmesinde malum çevrelerin büyük menfaat umdukları bu sözde “sorun”a karşı kimi allameler “açılım” yaparak çözüm(!) arıyor, benim saf ve iyi niyetli kimi vatandaşlarım ise bu arsız dayatmalara karşı; “ama Atatürk; ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ demişti, ‘Ne mutlu Türk olana’ dememişti ki” diyerek, Türk olmanın adeta suçluluğu(!) altında eziliyor; “aslında biz de bu durumdan şaşkınız ama ne yapalım ki böyle” mealine gelecek savunmalar yapmaya çabalıyor. Öte yandan, isminin önüne sıralanmış sıfatlardan milletin medet umduğu kimi aydınlar(!) ise ; “Bu talepler ‘üniter’ yapıya aykırıdır” diye söze başlayarak daha ilk dakikada topu kendi kalelerine gönderiyorlar!

Devamını gör...

TÜRK MİLLİYETÇİSİ KİMDİR?



















Vatan diye toprağına sarılıp, komutanından, ölüm emrini gözünü kırpmadan bekleyen şu gazi Anadolu'nun kahraman evlatları, vatanlarının şerefi için gencecik yaşlarında toprağa düşerken, bunun mukaddes bir vazifenin icabı olduğuna dair en ufak bir tereddüt dahi göstermediler. Bayrağını ve hürriyetini mukaddes bilip korkusuzca ateşe atılan bu yiğit evlatların ruhları, iyi bilinsin ki bizim en büyük gücümüz, onların kanlarıyla ıslattıkları bu topraklar da bizim ilelebed mülkümüzdür! Yabancı uşaklarının bütün gayretleri, bu gerçeği değiştirmeye yetmeyecektir. Ölümden öte köy tanımayarak canlarını vatanlarının şerefi için feda etmekten çekinmeyen bu milletin aslan yürekli evlatları, bizim en büyük manevi varlığımız, onlara bu cesareti veren başkomutan da, bizim ebedi komutanımızdır.



Unutulmasın ki, "ya istiklâl, ya ölüm" emri, ne geçmişte kalmış bir emir, ne o büyük komutan, maziye terk edilmiş bir komutandır! Onun emirleri, bu millet için sonsuza kadar geçerli, onun fikirleri,  bu millet için ilelebed yolunu aydınlatacak ezeli bir ışıktır!

O halde kim, bu ülkenin namus ve şerefini ayaklar altında kalmaktan kurtaran o aziz şehitlere ve batının, kendi menfaati söz konusu olunca her türlü melaneti yapmayı mübah sayan "gücü" karşısında boyun eğmeyen Mustafa Kemal'e daimi bir şükran hissi beslemeyi kendisine bir görev sayıyor, vatanı adına yapacağı işleri ; cemaat, tarikat, ideoloji, mezhep, hemşehricilik, etnik milliyetçilik tuzaklarına ve taassubuna düşmeden sadece Türk milletinin varlığı adına yapmaya ahdediyor ve kim "milletinin esir yaşayamayacağına, esir yaşamaktansa ölmesinin daha yeğ olduğuna" gönülden iman ediyorsa, Türk odur, Türk milliyetçisi odur!


Vatanları için kâh çöl sıcaklarında, kâh dondurucu soğuklarda cepheden cepheye yetişmeye çalışırken genç yaşta canlarını veren bu mübârek toprakların yiğit evlatlarını bu vesile ile bir kez daha rahmetle anıyor, atalarına lâyık evlatlar yetiştirmekten bir an bile yüksünmemiş bu Gâzi Anadolu'nun sıradan bir evladı olmaktan her zaman gurur duyuyorum.





28.07.2009

Devamını gör...

5 Ocak 2009 Pazartesi

AKP’NİN ALIK KEÇİLERİ

5 Nisan 2012

12 Eylül’ün güya yargılanacağı mahkemenin önüne toplaşanları gördükçe küçük dilimi yuttum. Neden insanlar bunun bir tiyatro olduğunu bile bile kendi gerçek acılarına figüran rolü verirler? Evlatlarını kaybetmiş insanlar, bir insan hayatının yaşayabileceği en büyük acıyı yaşamış insanlar, neden ‘sirk’ haline getirildiği bu denli aşikar bir ‘mahkeme’ önünde toplanır?
Aklım almıyor?
Zihnim rahatlamak bu akıl almaz durumu anlayabilmek için siyasi psikolojik sosyolojik bir anlam deliği arıyor.
On yılı geçkin süredir görüyorsunuz, AKP’nin Ermeni açılımını, Güneydoğu açılımını, Avrupa Birliği’ne girme açılımını, Kıbrıs açılımını, Habur açılımını, Dersim açılımını, 28 Şubat açılımını, açılımını. açılımını. Her biri ‘tiyatro, gösteri’.
Bu açılımların her biri sahne alırken medyada yüzlerce köşe yazarı yüzlerce sivil toplum, aylarca hatta yıllarca canla başla hakikatmiş gibi ekranlarda sabahlara kadar delirerek kudurarak rol aldılar. Bütün bu sonu gelmez yalanlar bu ülkenin on yıllarını heba etti, hala oyuna gösteriye sirke doymadılar mı?
Hepsi martaval palavra çıktı, buna rağmen AKP iktidarının bu ‘kandırmacılarına’ nasıl ve kimler alet oluyor?
Bu feci rezil durum ya delirdiğimizin alameti ya da dersimize iyi çalışmadık, vardır elbet bir psikolojik izahı diye kitaplardan kitaplara koşuyorum.
Bu ‘gösteriler’ tıpkı şuna benziyor, İngilizler’in II. Dünya Savaşı Sonrası askeri okullarında denediği ‘hayvanları delirtme’ tatbikatlarına.
Biliyorsunuzdur, Pavlov’un zil sesiyle mama verilip şartlandırılan meşhur köpek deneylerini. İngiliz askeri okulları tam tersini .yapıyor, önce mama verilecek diye köpekleri şartlandırıyor, ama sonra mama vermiyor, sonuç, hayvanlar deliriyor.
Zil sesine alışmış hayvanlar mamayı göremeyince şaşırıyor, sarsılıyor, havlıyor, huzursuzlaşıyor, velhasıl köpek dahi köpeklikten çıkıyor, işte on yıl sonrası ülkemiz insanın ruh hali.
Bu davalar artık bir halkı ‘delirtme’ tatbikatlarını da geçti.
Önce ortama medya vasıtasıyla büyük bir ‘gürültü’ bombardımanı sıkılıyor. Güya mağdurlar konuşturuluyor, heyecanlı atmosferler yaratılıyor, belgeseller yapılıyor, güya kurbanlar ekranlarda ağlatılıyor, geçmiş günbegün canlandırılıyor, ekran başında herkes ‘neye uğradığına şaşırıyor’ ve gürültü atmosferi ülkedeki iklimi ele geçirince resmi perde açılıp TİYATRO BAŞLIYOR….
Açıp okuyun Psikonevrotik Keçiler kitabını, savaşta depresyona girmiş askerleri eğitmek için kurulmuş ‘simülasyon’ tedavi merkezlerini, birinin adı: Savaş Gürültüsü Okulu.
Hastaların kovuşlarında tıpkı savaş sahnelerindeki gibi patlama sesleri mermi bomba sesleri oluşturulur ve hastalar yataklarında aynı sahneleri yaşamaktan bir daha sarsılır bir daha korkar.
Ve doktorlar hastaların ellerini sıkıca tutup, bu seslerle yüzleşmelisin, bu seslere alışmalısın diye telkinde bulunup, hastanın bu savaş atmosferinden korkmamasını (güya) sağlamaya çalışır. Ekranlarımız ve konuşmacılarımız tıpkı bu doktorlar gibi, on yıldır hangi yüzleşme paketi açılsa, ekrandan halkımıza söyledikleri telkin değişmedi: ‘yüzleşmelisin, hesaplaşmalısın’. Ancak ‘hesaplaşma’ sözünün ikincisi kelimesini hiç gelmiyor akıllara, yani ‘nasıl?’ diye kimse sormuyor.
Üstelik tam tersine sonuçlar alınır, Savaş Gürültüsüne tabii tutulmuş nevrotik hastalar, öyle hale gelir ki, artık yanlarında bomba patlasa, dünya yıkılsa, kılları kıpırdamayacak en küçük tepki vermeyecek derin sessizliğe, yani duvarlaşmaya eşyalaşmaya başlarlar.
Bu ‘yalandan’ tiyatronun finalinde mağdurlar, kuşkunuz olmasın, hayatlarının en sert acıları karşısında ‘duvarlaşacak’ ‘sessizleşecek’ ve hayatla siyasetle gündemle medyayla hukukla ilişkileri tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacak.
Yani ‘ölmüş, işkence görmüş’ evlatlarının resimlerini kucaklarına alıp feryadın bini bir para katıldıkları bol gürültülü mahkeme önünde, sadece ‘zihinlerinde’ o acıları yaşadıkları günleri tekrar tekrar yaşamış olacaklar.
Şayet bir tiyatro deyimi ‘katarsis’ten söz ediyorsak evet, acıları yaşa ve kurtul, tamam. Ama olup bitenler tiyatro, katarsis değil, mahkeme ise, acılar daha da çözülmez düğümlere sarılacak. Unutmayın o acıları yaşamış insanların kendileri de kendilerine ulaşamayacak kadar korkunç dipsiz bir derinliğe gömülecek.
Yani, kaç zamandır Brezilya Karnavallarının yerini ülkemizde ‘hesaplaşma tiyatroları’ alıyor, acıları olan mağdurları medya marifetiyle tetikleyip kandırıp yeniden… yeniden. yeniden binlerce küçük kurnaz köşe yazarı siyasetçi marifetiyle sahneye sürülüyorlar. Artık ekranların her biri mahkemelerin hepsi devedikeni. 
Bu bir ‘acı yağmalaması’, bu bir ‘mağdur imhası’. Söyleyeceğimiz son sözümüz, kimin acısı varsa, kim haksızlığa uğramışsa, kollasın kendini DEVLETTEN ve SİYASİ HÜKÜMETTEN. Ve mahkeme sizi çağırıyorsa, size bir şey vermek için değil, sizden yüreğinizin köşesinde sönmeye yüz tutmuş mum ışığının yağını dahi çalmak, kullanmak, SİYASET’E SERVİS YAPMAK İÇİNDİR.
Kölelere bu sefer piramitleri değil AKP’nin DİKTATÖRLÜĞÜNÜ medyanın kırbaçlarıyla inşa ettiriyorlar.
Ve 12 Eylül’ün güya yargılanacağı mahkeme kapısı otuz yıldır yan yana gelmeyen her türlü siyasi görüşten insanı bir araya getiriyor, tıpkı Nuh’un Gemisi gibi.
Ne güzel diyeceksiniz, değil, aklıma Nagazaki Atom bombasından sonra, Amerikalılar’ın Pasifik’te Bikini adasında denediği atom bombası deneyleri geliyor.
Kimler etkileniyor diye aklınıza gelen her hayvanı Bikini adasına taşıyorlar, üstelik, bir çok hayvan, askerlere benzesin diye, asker traşı yaptırılıyor, askerlerin kullandıkları yüz el kremleri dahi yaptırılıyor, gerçek gibi yaşansın diye.
Bir tek hayvan canlı kalıyor bu deneyden, bilin bakalım hangi hayvan, sonradan askeri müzeye yerleştirilmiş ve Amerikan Tarihi’nin en kahraman hayvanı seçilen, bir DOMUZ.
Bombardıman ve peşinden ağır radyasyona karşın banamısın demeyen işte yazıyor kitaplar, bir domuz.
ŞÜPHENİZ OLMASIN, o mahkemenin önünde bu acı feryatlardan bu tiyatro gösterilerinden etkilenmeyen tek kişi kalacak:  o domuz’u hepiniz tanıyorsunuz.  Özal’dan Evren’den beri ülkemizin siyasetinde DOMUZLAR’IN uğultusunu hiç duymamış gibi, ekranlar gazeteler, domuz’dan tek satır bahsetmiyor.
Oysa bu toprakların onuru’nun ilk kuralıydı, mızrağı önce domuza saplayacaksın.
Hepimizin sorması gereken ilk soru siyasi hükümetin bu domuzlarla ortaklığıdır, ki, 12 Eylül’ü yapan iradenin de en büyük dostu, aynı DOMUZ’du.
Kardeşlerim, aradan geçmiş otuz yıl hala domuzların oyunlarına gönüllü katılıyoruz,  domuzların Orta-Doğu savaşına asker yazılıyoruz, kardeşlerim, bakın şu ekranlara bakın şu yazarlara, kimin kavalını dinliyorsunuz?
Gerçekte olup biten şudur, askerleri savaşa sürmeden önce, bir çok askeri okulda NEFRET TALİMİ yaptırılırdı, halen de başka şekillerde yaptırılır.
Savaş ortamı hazırlanır ve askerlere, vur, öldür, o düşman, yaşatma, kopart kafasını, deş kalbini. diye askerler nefes almaya fırsat bulamadan komutlar verilir.
Bu ‘hesaplaşma tiyatroları’ın her biri SİYASİ İKTİDAR’ın NEFRET KOMUTLAR’I.
Son yüzyıllık tarih içinde herkesin herkesle bir şekilde karşı karşıya geldiği her türlü acı’yı siyasi trajedi’yi yeniden yeniden aynen yaşatıp, dikkat edin, bir kendileri masum bir kendileri AK KAŞIK kalıyor.
Oysa hepiniz biliyorsunuz, 12 Eylül’ü ilk alkışlayanlardan biri Fethullah Gülen Hoca, ve hepimizin 12 Eylül’ünü hayata geçiren ÖZAL hükümetleri.
Özal ne mi yaptı, tıpkı Amerikalılar’ın Bikini Adası’na attığı atom bombalarından attı Türkiye Halkı’nın üzerine. Ve Keçiler’i adaya gönderip tepki veriyorlar mı diye denedi.
Sonuç, Keçiler hiçbir şey olmamış gibi hayatlarını sürdürmeye otlanmaya devam etti.
Keçiler’i bombardıman sonrası inceleyen bilim adamlarının raporları ise çok kısacıktı:
Keçiler ‘alık’ hayvanlardır, bombardıman ve radyasyon ‘alık hayvanlarda’ hiçbir etki yaratmaz, aynı bilimsel raporun tıpkısı yazıyor, ülkemizde seçimler ve siyasi anketler üzerine kafa yoranlar.
* Alıklık, insan evladını hiç yormayan yegane zahmetsiz ruh hali..
Nihat Genç
Odatv.com

Devamını gör...

1 Ocak 2009 Perşembe

İstanbul’un köpürtülen zehirli rantı Anadolu'yu kurutuyor


TOBB Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi, TEPAV Direktörü Prof.Dr.Güven Sak, bölgesel dengesizliğimizle ilgili bir tartışmaya Radikal’deki köşesinde kapı araladı. 

Güven Sak’ın 6,10,13 Ocak tarihli yazılarında yer alan bazı önermeleri şöyle; 

“Bursa, Gaziantep ve Diyarbakır bu kadar güdük kaldığı için, İstanbul bu kadar irileştiği için biz böyle vasat kaldık ve de milletçe dedikoducu olduk. Sayın Başbakan’ın Türkiye hayalinin İstanbul’un daha da irileşmesinden ibaret olması bundandır”
 (6 Ocak). 

“Bursa’nın, Diyarbakır’ın ve Gaziantep’in güdük kalmasının nedeni Türkiye’nin idari yapısıdır. Böyle bir ülkeyi merkezden sımsıkı kontrolle yönetmeye kalkarsanız, İstanbul irileşir, öteki şehirler güdük kalır” (10 Ocak). 

“İrileşen İstanbul, diğer şehirlerimizin beceri kaynaklarını kendine çekmekte ve bölgesel dengesizlikleri arttırmaktadır. İstanbul’un irileşmesinin nedeni, İstanbul’un bağlantılarının (connectivity) iyi olmasıdır”(13 Ocak). 


“Türkiye’nin artık çok merkezden dünyaya bağlanmayı düşünmeye başlamasında fayda vardır. Artık her vilayet kendi yatırım iklimini komşusundan nasıl daha iyi hale getirebileceğini hesaplamalıdır” (13 Ocak). 




***


Güven Sak, bu meselenin, renksiz Anayasa tartışmalarına taşınmasını da öneriyor.

Bu 3 günlük tartışma yazılarında Çin’in ve Honduras’ın, “Serbest Bölge-şehir” deneyimlerinden söz ederken Türkiye için de benzer şeyler mi öneriyor, sorusuna yanıt bulamadım. Ama, açılan tartışma yerindedir. 




***


Sorun, belli : 

Sermaye birikimi, artan ölçüde, Anadolu kentlerinin aleyhine, İstanbul coğrafyasında, kentrantı üstünden sürdürülmekte,İstanbul da bu nedenle irileşmekte , (büyümektedir diyemiyorum), azmanlaşmakta, ülkenin bütün enerjisini soğurmakta, ama o ölçüde de sorun üstüne sorun üretmektedir. 

Bu talancı, yağmacı süreç, ne eşsiz bir miras olan İstanbul’un , ne de Türkiye’nin hayrınadır…Plansızlık, kar uğruna kısa görüşlülük, geleceğimizi tüketmektedir. 

İstanbul böyle yağmaya açıkken, “İki çıplak bir hamama yaraşır” misali, “Anadolu kentlerini yarıştırma” ezberiyle de bir yere varamayız. 

Sermayeyi, İstanbul’a çeken nedenleri bulup çıkarmalıyız. O da İstanbul’un köpürtülen zehirli rantıdır. 

Bir örnek, durumu aydınlatmaya yetecektir. 

Yatırımları Manisa’da yoğunlaşan Zorlu(Vestel), sanayi yatırımlarını geliştirmek varken, İstanbul’da emlak yatırımına girişti. 2007’de, Levent Karayolları arsasını Özelleştirme İdaresi’nden 800 milyon dolara aldı. 

83 bin metrekarelik araziye, AKP’nin inayetiyle, 683 bin metrekarelik inşaatı,hukuku da çalımlayarak, dikti (oysa hak, 240 bin metrekaredir) ve İstanbul’un hem dokusuna, hem geleceğine hayrı olmayan, ama kendisine devasa rant sağlayacak beton yığınını yarıladı bile. 

Kabahat Zorlu’da mıdır?

Kabahat, daha çok, ona ve benzer yatırımcılara bu kapıyı ardına kadar açan, İstanbul’un kent rantını, vergileme yerine, olduğu gibi bu balinalara bahşeden ve onlara, dış uzantılarına, Galataport, Haydarpaşaport, 3. Köprü, Kanal İstanbul, İstanbul Finans Merkezi ve daha nice yağma Hasan böreğini sunan, İstanbul kent toprağına üşüşmelerine yol açan sığ, mirasyedi zihniyettedir. 

Bu baştan çıkartıcı, ama uzun vadede herkesi zehirleyecek İstanbul rantını elbette AKP iktidarı keşfetmedi, öncesi vardır.

1980 başlarında zuhur eden, “İstanbul’u küresel kent yapıp satmak” zihniyetinin beslenmesiyle bu boyutlara varmıştır talan. 

İstanbul neden irileşmektedir? 

Çok açık; burjuvazimiz yüksek katma değerli sanayiye yönelip uluslararası rekabete çıkma cesareti ,becerisi gösteremediği için… 

Kent rantına konmanın kolaycılığı önüne serildiği için. 

Sorun, ne İstanbul’un yol ağları yönünden avantajlı olmasındadır (bu bir sonuçtur), ne “merkeziyetçilik”tedir. 

Sorun, İstanbul’un kent rantının köpürtülmesi, kışkırtılması, sanayi karından daha cazip hale getirilmesindedir. 

Öyle olmasa, eskinin sanayicileri Eczacıbaşı, Tekfen, Boyner, Dinçkök, Akın, sanayiyi Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana teşvik eden İş Bankası ve son olarak 3 emlak şirketi kuran Koç Grubu, İstanbul toprağına niye üşüşsünler? 

Siz, bu holdinglerin Anadolu’da son yıllarda herhangi bir yatırım çabasına şahit oldunuz mu? 

Niye yapsınlar? 

Onları her tür İstanbul yatırımından caydıracak, soğutacak, Anadolu’da gerçekleştirilecek üretken bir yatırıma yönlendirecek samimi, kararlı hangi çaba, teşvik, niyet var? 

Yüksek İstanbul rantı, İstanbul merkezli yüksek karlı finans, ithalat, özelleştirme avantaları varken, yüzlerini neden Anadolu’ya dönsünler, rekabetçi sanayicilikle niye cebelleşsinler? 




***


Bazılarının tüyleri yine diken diken olacak, biliyorum ama, İstanbul’dan nasıl uzaklaşılır ve uzaklaştırılır, sorusuna yanıt arayanlar, uzağa, başka ülke deneyimlerine bakmayı bırakıp1930’lar Türkiye’sine gitsinler. 

1930’lar Türkiye’sinde yapılan Birinci Sanayi Planı’nın mekansal tercihlerine, yatırım bileşimine ve gerekçelerine bakmaya cesaret etsinler. 

Öylesine derin dersler vardır ki…

Beş yıllık planın , o günün fiyatlarıyla 41 milyon TL’lik yatırımından koca İstanbul’a sadeceyüzde 5 pay verilmiştir. 

O da Şişe Cam’ın kurulması ve Bakırköy, Beykoz Sümerbank tesislerinin iyileştirilmesi için... 

Geri kalan yüzde 95 yatırım, Anadolu’nun muhtelif illerine yönlendirilmiş ve başarıyla tamamlanmıştır. İstanbul o dönemde göçten, kaostan uzak, en asude günlerini yaşarken, Anadolu’nun demir ağlarla, fabrikalarla makus talihi kırılmıştır. 

2012 Türkiye’si tabii ki, 1930’lar Türkiye’si değildir.

Bir nehirde iki kez yıkanılmaz, ama tarihten hiç mi ders çıkarılmaz, ya da çıkarılmak istenmez ?…





26 Ocak 2012 / Mustafa SÖNMEZ / CUMHURİYET GZT. 


26 Ocak 2012 / AÇIKİSTİHBARAT 












"İstanbul Yağması Anadolu'yu Kurutuyor"

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.