21 Ağustos 2009 Cuma

BAYRAKÇI


Çağlayan’daki miting, en çok bayrakçıların yüzünü güldürdü.


Okurlarımdan Seda Soybay da böyle düşünerek bayrak aldığı adama takılmak istemiş ve “İktidara dua et... Onların sayesinde bol bol bayrak satıp, para kazanıyorsun” demiş...Bayrakçı öyle bir cevap vermiş ki Seda Hanım gözyaşları içinde kalmış:


- Ben vatanımı satmıyorum, vatanını sevenlere bayrak satıyorum. Üç kuruş kazanmak için vicdanını satanlara dua mua etmem. Ver bayrağımı geri!


Yoksul bayrakçının bu sözleri, üç kuruşluk prim uğruna karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi umursamayan tüm liboşlara kapak olsun!Günün sorusu Çağlayan Mitingi’nden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkelerine sahip çıkanların morali zirve yaptı ama İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Endeksi çakıldı!


Bu işte bir gariplik var; ama ne?


05-01-2007

Devamını gör...

20 Ağustos 2009 Perşembe

BEDELİ NE OLURSA OLSUN!!!, ÖYLE Mİ?
















BEDELİ VATAN OLSA DA MI?


Nesillerdir kemiklerine, iliklerine kadar işlemiş "Türk Düşmanlığı" ile içlerinin kavrulduğunu tarihin tescil ettiği damgalı sapkınlar, Mustafa Kemal'le kemale erdirilen bu milleti bütün köklerinden koparıp, parça parça köpeklerin önüne atmak zamanının nihayet(!) geldiğini düşünerek sevinç gözyaşları döküyorlar. 


Gözlerini karartan kinleri, ellerini ayaklarına dolaştırıyor, ellerine verilen talimatların bile sırasını şaşırıyorlar, sonra söyleyeceklerini önce söylüyorlar! Önce "Kürt Açılımı" diyorlar, sonra kıvırıyor, "Demokratik Açılım(!)" diyorlar.


ART TV'ye bağlanan Ozan Arif, şöyle feryat ediyordu:


"Bedeli vatan olan şeyin adı nasıl demokrasi olabilir?!"


Evet, nicedir her türlü zehirden ve pislikten imal ettikleri bu iğrenç nevaleleri janjanlı ambalajlara sararak bu millete yutturuyorlar! Ancak öyle görünüyor ki, milletin midesi artık bu iğrençlikleri kaldırmaz oldu, bilmeden yutanlar da şükür ki, tekrar kusmaya başlıyor!


Bu arada, bundan daha "elim ve vahim" olmak üzere, milletin başına bu çoraplar örülürken, örenlere destek vererek, demokrasi adına uysallık gösterileri yapanlar şimdi televizyonlara çıkıp avurtlarını şişire, ne dedikleri bile doğru düzgün anlaşılmaz bir halde naralar atıyorlar! Geçti beyim geçti!..Siz o hikayeleri yiyecek birilerini bulabilirseniz onlara anlatın! Attığınız iplere de kirlettiğiniz çamaşırlarınızı yıkayıp serin!


Her noktasına şehitlerinin adı çivi gibi çakılmış, her karışı şehit kanları ile sulanarak Türk milleti adına tescillenmiş bu vatana bu millet ne kimseyi ortak eder, ne de uyduruk demokrasi safsatalarıyla elinden kaptırır! Anladınız mı! 


Haydi öyleyse, haydi başka kapıya!







...

Devamını gör...

"İman, imkân yaratır"


Türk Milleti!




Hatalıyız ve hatamızda ısrarcı olduğumuz için suçluyuz!..

Sahipsiz, kontrolsüz ve bakımsız bırakılan her şey gibi, devlet de sahipsiz bırakılırsa yıpranır! Çağa uyacak, zamanı yakalayacak, teknolojiyle barışık, ilme-fenne katkı veren bir millet olmazsa; devlet, unutulmuş olur. Terk edilmiş görünümü verir ve gerekli zamanlarda, gerekli onarımlar yapılmadığı için yıpranır!

“Aslî unsurlarıyla yönetilmeyen milletler için, izmihlâl mukadderdir” tesbîtinde de, devletin sahipsiz bırakılırsa, yıpratılacağı gerçeği saklıdır.

Haçlı-Yahudi ortaklığı ile Filistin’de yapılan zulmü; grup toplantılarında heyecanla anlatan ve bir vaiz üslûbuyla İsrail’e lânetler-beddualar yağdıran ama, Meclist’en İsrail’i kınama kararı çıkaralım teklifini reddettiren, BOP Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Dindar Cumhurbaşkanı” tarifini hatırladım, utandım!..

Hatırlayınca da; sağlığında ve ölümünden sonra, dinsizlikle “ittiham” olunan ama Peygamberimiz (s.a.v.)’in türbesini yıkmak isteyen Suudiler’e; “Bir tek taşına elinizi sürerseniz, askerimle aşağı inerim” diye telgraf çeken ve Filistin’le ilgili, Peygamberimiz (s.a.v)’in buyruğuna uymak için; “Hemen şimdi kanımızı dökmeye hazırız” diye, seksen yıl önce Meclis’te kükreyen Türk’ü, Atatürk’ü hatırladım. İki kere daha utandım!

Yaşar Nuri Öztürk; "İman, imkân yaratır. Ama imkân, iman yaratmaz". Kurtuluş Savaşı’nda, imkânımız yoktu ama imanlıydık, kazandık. Şimdi her imkânımız var ama îman nerde?!” diye soruyordu. Ve Mehmet Akif; “Eeeey dipdiri meyyiiit! İki el bir baş içindir / Sahipsiz milletin batması haktır / Sen sahip olursan bu millet batmayacaktır.” diye uyarmıştı.


 
Mustafa ASLAN / tokkali@gmail.com / 11/01/2009




* * * * *




TÜM oluş ve erişlerin, tüm zaferlerin iki temel dayanağı vardır: İman ve imkân.


İmanla imkânın ilişkisi çok esrarlı bir ilişkidir. Tarihi yazanlar, ama daha önemlisi tarihi yaratanlar bu esrarlı ilişkinin vücut verebileceği sonuçları çok iyi tahmin edebilen insanlardır.

Tarih yaratmak, imanla imkân ilişkisini iyi tahlil etmeyi, değerlendirmeyi kaçınılmaz kılmaktadır.

Üzerinde olduğumuz konu açısından, sadece Tanrı'nın değil, tarihin de imzaladığı gerçek şudur:

İman yoksa imkân hiçbir işe yaramaz; ama iman varsa imkânın azlığı zaferi engelleyemez.

Daha açık ifade edelim:

İman, imkân yaratır ama imkân iman yaratmaz. Tam tersine, imkânın bolluğu, imanı zaafa uğratabilir. Çünkü imkân bolluğu gevşeme, pelteleşme, gurur ve yozlaşma getirebilir.

Tarih yaratanların en büyüklerinden biri olan Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a, dümeni bozuk, çürük bir tekne yerine, güvertesinde hizmetçilerin dolaştığı görkemli bir vapurla gitseydi, mayalandıracağı savaş Kurtuluş Savaşı değil, İngilizlere manda olma savaşı olurdu.

İman varsa imkânın azlığı ilave kuvvet oluşturur. Yani iman varsa imkânın azlığı güce dönüşebilir. Güçsüzlerin gücünün korkutması bundandır.

Türkiye, Atatürk'ün ölümünden itibaren imkân yiyenlerin yönettiği ülke oldu. Büyük bir imkândı yedikleri. Öyle bir imkân ki, bugün hâlâ, kendisine sövenleri bile lütuflandırmaya devam ediyor.

Atatürk, çok büyük bir imkân yaratmıştı. Ona en küçük bir ekleme yapılsaydı Türkiye bugün Japon mucizesini geride bırakmış olacaktı. Ama hiçbir ilave yapılmadı. Çünkü Atatürk sonrasındakilerin hiçbirinde yaratıcı diyalektikten nasip yoktu. Hepsi imkân yiyici, hazırcı idi. Türkiye'de imkân yiyenlerin dincisi ve liberali ile geldikleri ve ülkeyi getirdikler yer ortadadır. Bunlarda yaratıcı iman olmadığı için sürekli imkân yediler ve tükendiler.


Yaşar Nuri Öztürk / haberturk.com / 11.06.2009

Devamını gör...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Ahmet Hakan'ın "Açılım Andı"(!)


Açılım andı


“Dağlarında kan akmasın memleketimin” diyerek açılım sürecine katkı sağlayacağıma...

30 yıla yaklaşan ve 40 bine yakın insanın ölümüne neden olan savaşın bitirilmesi için, sorunu çözmek şöyle dursun, bir başlangıç yapmanın bile mukaddes olduğunun bilincinde olacağıma...


Eksiği gediği gözlere sokup maraza çıkarmayacağıma...

Milletin duyarlılık alanlarını kaşıyarak bir “Türk sorunu” yaratmaya çalışanların oyunlarını bozmak için gayret göstereceğime...

“Bu işten kim kazançlı çıkar” diye hesaplar yapıp, “Tayyip çözeceğine çözülmesin daha iyi” diye düşünenler gibi davranmayacağıma...

Tayyip Erdoğan’ın ayağının kaymasını beklemek yerine, aldığı büyük riskin hakkını verip takdir edeceğime...

Hiçbir şey yapmayanların değil, eksik gedik de olsa bir şeyler yapmaya çalışanların yanında saf tutacağıma...

Süreci baltalayanların ölümden, kandan ve şiddetten gayri bir seçenek sunmadıklarını hiç aklımdan çıkarmayacağıma...

“On üçüncü çirkin adam” yaftasını boynumda taşımaya her daim hazır olacağıma...

Sırf açılım başarıya ulaşsın diye, AKP’nin son dönemde başka alanlarda takındığı “kibirli” ve “uzlaşmaz” tutumları gündeme getirmeyeceğime...
NAMUSUM VE ŞEREFİM ÜZERİNE ANT İÇERİM...

16.08.2009 / HÜRRİYET


 
* * * * *

PEKİ, AHMET HAKAN:Madem üzerine yemin edebileceğin bir namus ve şerefin olduğuna inanıyorsun, öyleyse şunlara da cevap ver! :

- 30 yıla yaklaşan ve 40 bine yakın insanın canına mal olan ve emperyalist maşalar eliyle icra ettirilen ve hangi maksada hizmet ettiğini bugün her ehli namusun bildiği bu terör faciasını hangi vicdanla, hangi namusla ve hangi şerefle “savaş” diye tanımlayabiliyorsun!

- Dağlarda kan akıtanlar kimlerdir? Binlerce vatan evladını genç yaşlarında toprağa düşüren bu alçaklık öyle “ortaya karışık romantizm” edebiyatına malzeme edilecek bir iş de değildir! Öyleyse, namusuna ve şerefine, bunların kim olduğunu ‘adlarıyla, sanlarıyla’ söyle!

- Milletin duyarlılık alanlarını kaşıyarak bir “Türk sorunu” yaratmaya çalışanların oyunlarını bozma yeminleri ediyorsun.

- Haklısın!

- Bu milleti bir koyun sürüsü haline getirmek için az gayret sarfetmediniz!

- Onu o gözle görmek, göstermek için az sevda çekmediniz!

- Asırlardan bu yana süzülüp gelmiş bir milli karakteri yok saymak için atmadığınız takla, yapmadığınız soytarılık kalmadı!

- Türk’üm demeyi bile bu millete çok gördünüz!

- Tarihinin hiç bir döneminde kimseyi aşağılamamış, her gelene gönlünü ve sofrasını açmış, ekmeğini paylaşmış, devletinin her türlü mihneti üzerine yüklenmişken, kendi vatanında yarı aç, yarı tok yaşamaya mahkûm edilmişken bile devletine asla asi olmamış, tevekkül ve tevazuunu bir an bile olsun bırakmamış, kendi bayrağını çiğneyenlerin dahi bayraklarının ayaklar altında kalmasına razı gelmemiş, asırlarca kendisine diş bileyenlere dahi kin tutmamış bir milletin, elinde kalan şu son vatan parçasına hayasızca göz dikenlere karşı duranlar mı şerefli ve namuslu, yoksa onları “Türk sorunu” yaratanlar diye hedef gösterenler mi?


İçinde şeref, namus, insaf ve izandan en ufak bir kırıntı dahi kalmışsa, o kırıntılar senin doğruyu söylemene kâfi gelecektir!

- “Bu işten kim kazançlı çıkar” hesapları da yapmayacakmışsın! Aferin! Hayatını kâr/zarar denklemleri ve pazarlıklar üzerine kurmuşlar için oldukça önemli bir iddia! Sorun şu ki; bizim kültürümüzde, yani Türk’ün kültüründe; kâr/zarar hesapları, alınır satılır emtialar için konu olabilir. İşte onun için M. Akif:

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Diyor!

Mevzubahis olan vatanımız olunca ve vatan da bizim için namusla denk olduğundan, bu konuda biz Türkler çok kıskanç oluruz pek sayın Hakan! Ve dolayısıyla o dünyaca malûm olan tevazuu ve hoşgörümüzden eser kalmaz! Bizim bu tarzda düşüneceğimizi güya bilmezden gelerek, ancak birilerinin kaşıması ile Türklüğümüzü hatırlayabileceğimizi ileri sürmek, TÜRK'ü bu kadar hafife almak ihtiyacının bir tezahürü değilse nedir?

Önce bir sorun yaratıp sonra da al bunu çöz diyenlerin iddialarına eblehçe kanabilecek tiplerden olmadığınız açık! Koyun sürülerini mezbahaya sükûnetle götürmek üzere hazırlanmış bir "KÖSEMEN" olduğunuzu ise "gören" görüyor!

Falan veya filanın "açılım"ını kutsal bir işmişçesine desteklemenin ve bunun için yeminler etmenin Türk milleti ile bir ilgisi olamayacağına göre, bu türden mesajları; ilgililerine doğrudan iletmeyi denemenizin daha yerinde bir iş olacağını haddimiz(!) olmayarak tavsiye eder, bu girişiminizin, umduklarınıza sizi kavuşturmakta faydalı olması dilek ve temennisinde bulunmamıza her ne kadar "kanımız" mani olsa da, sevdiklerinizle(!) aranızdaki muhabbetin artmasını dilemekte bir manimiz olmadığını bilmenizi rica(!) ederiz!


...

Devamını gör...

"Sadece anla..."


Sizi, samimiyetle, anlamaya çalışıyorum.
Güneş gençliğinize doğmadan; hayatınızın en erken dönemlerinde; sabah ezanında küçük ayak bileklerinize ve ılık dirseklerinize soğuk suları siz vurdunuz ben değil...



O ezanlar alaca karanlıklara okunurken uykusundan namaza uyandırılıp ürperen benlik sizinkiydi benimki değil...

Televizyon ekranıyla tanışıp günümü kirletmeye başladığım yıllarda siz dimağınızı "ayeti kerime"lerle yıkıyordunuz. Cuma neşesi bende hafta sonu; eğlenceler, gezip tozmaktı...Cuma neşesi sizin kutlu farzınızdı...

Kendimi zorlayarak oruç tutmaya başladığım yıllarda ne kazayı ne sünneti bilirdim. "Çağdaş medeniyet olgusunun yarattığı" tektipleştirici aile kalıbı bu haymatlos ruhu doğurdu. Napıyım..?



Bir yandan da o aile usulca "vicdan" denen olguyu en derinime kazıdı.

Sizler büyük bir inançla; sarsılmaz bir iman ve terbiye edilmiş bir nefisle hayata atıldınız.Bu yola imanla baş koydunuz...

Bizler üniversite sıralarında o "çarpık" değerlerle daha da hemhal olduk. Hesabını vereceğimiz günahlar birikti. Bir yandan farkındalık arttı. Karanlıklar ve acılar doğruya; aydınlığa taşıdı kimimizi...

Şimdi durup bakıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Günlerdir, haftalardır ne yazmaya çalşıyorum? Derdim ne? Ne anlatmaya çalışıyorum?

Memleket gerçek anlamda karıştı. Kaos bir adım ötesi bence...Hepimiz aynı geminin içindeyiz.

 
Çok basit tespitler yapıp basit sorular sordum...

Neden bu ülkenin tertemiz sularını içen bir Müslüman evladı kalkar da "asıl şeytan"a kulluk yapar?

 

Neden, "Amerika denen büyük şeytanla; müslüman katili bir küresel şebekeyle işbirliği yapıyorsunuz?" gibi temel ve basit bir soruyu sorduğunuzda ise hakaretler yağdırırlar.



"Fethullah Gülen, eli kanlı katil Dick Cheney'e adam yolladı mı?"



diye sordum.


"Bu iddiayı yalanlayın"
dedim.



Her türlü hakareti edebilirdiniz ama hiç ummadığım ve haketmediğim bir cümleye muhatap kılındım.

Bu iddiamın doğru olmadığını söyleyen Zaman gazetesi danışmanı sevgili (ki kendisiyle tanıştım ve benim için hâlâ muhterem bir insandır) Hamdullah Öztürk, sanırım beni kastederek "Gazeteci değil kendi nefsinin ajanı" demiş...


"Hasis nefsinin ajanı"
yargısı inanın çok ağır...



Elbette, nefsimden şikayetçiyim. Türlü günahlara gark oldum...Yüce Rabbim de affeder inşallah...Karanlıklardan aydınlığa çıkmaya ve türlü günahlarımın affına, çok da geç olmadan, Allah'ın hepimize emrettiklerine benim anladığım şekliyle itaat ederek ve sadece ona hesap verecek şekilde uğraşıyorum. O'nu kendimce kavradıkça islamın ruhunun en temel özelliğinin bir teslimiyet değil mutlak bir özgürleşme olduğunu hissediyorum. Bugün Türkiye'de o özgürlüğe her şeyden çok ihtiyacımız var. Ancak Türkiye köleleştiriliyor. Kim alet oluyor? O Müslüman çocuklar...

Onları bu kadar kızdırdığım şu iddiaya gelince...


"Dick Cheney'e mesaj verdiniz mi vermediniz mi?"

Görüşmeyi cemaat adına yapan kişi:
Turkish Cultural Center Başkanı Recep Özkan.

Görüşülen kişi:
Dick Cheney'nin "özel" danışmanı Christopher Haave...
Yer: New York...

Tarih:
Birkaç hafta önce......





Serdar Akinan / AKŞAM GAZETESİ / 29.02.2008



Evet,


Sayın Akinan'ın bu makalesine beklenen itiraz derhal(!) geldi. Aynen alıyorum:

 
"Evet makalenizi okudum. Ne yazık ki sizin düşüncelerinize katılmıyorum.Tabiki sizede hak vermek lazım nede olsa sizde davanız uğruna bunları yazmışsınız. Doğruluğu tartışılır. M.Fetullah Gülen gibi bir zata bu kadar yüklenmenizin nedenini anlayamıyorum.Gülen bir Türkiye sevdalısıdır, ve faaliyetleri de bunu göstermektedir.Örnek olarak yurdışında hizmet veren türk okulları gösterilenebilinir.Bu okulların nasıl yapıldığını biliyormusunuz? Fakiri zenginiyle bir birliktelikle yapılmakta. Yanlız sizler en küçük hadiseleri şişirerek kamuoyuna yansıttığınızda bir kaos ortamı oluşmakta. Sizin tabirinizce kırık iskemle gıcırtısına dünyayı ağaya kaldırma. Bu davanın büyüklüğü karşısında ezilmekten kendizi kurtarmaya bakın. Unutmayınki bu davanın arkasında Ya Müntekim Olan Hz.Allah(cc)vardır. Allah Hidayet Nasip Etsin.."

O zaman cevabımız şu olmuştu:

Okumanızı istediğim makalede yazılanlar, biz ve bizler gibi düşünenlerin, siz ve sizler gibi düşünenlere yöneltmiş oldukları "samimi sorular"dır.
Bu sebeble, biz sizlerden bizim fikirlerimize katılıp katılmadığınızı bilmeyi değil, bu sorulara aynı samimiyetle cevap vermenizi bekliyoruz.

İsterseniz o soruları tekrarlayalım:

Neden bu ülkenin tertemiz sularını içen bir Müslüman evladı kalkar da "asıl şeytan"a kulluk yapar? Neden, "Amerika denen büyük şeytanla; müslüman katili bir küresel şebekeyle işbirliği yapıyorsunuz?" gibi temel ve basit bir soruyu sorduğunuzda ise hakaretler yağdırırlar.

"Fethullah Gülen, eli kanlı katil Dick Cheney'e adam yolladı mı?"
diye sordum. "Bu iddiayı yalanlayın" dedim.
İkincisi, bizim davamız nedir sizce?

Irkçı mıyız, dinimize ve inancımıza karşı savaş mı açtık, herhangi bir dış kaynaklı güce hizmetkârlık mı yapıyoruz...Birilerinin davulunu mu çalıyor, birilerinin şakşakçılığını mı yapıyoruz?


Evet biz kimiz sizce?

Arkasında, Ya Müntekim olan Hz. Allah'ın (cc) olduğundan bu kadar emin bulunduğunuz ve "ABD bugün dünyanın en büyük gücüdür, onun hilâfına bu dünyada bir şey yapılamaz, öyleyse onunla iyi geçinmek gerekir" diye sizlere nasihat eden o zata sorar mısınız; müslümanım diyen bir kimse Yüce Allah'ın gücünden daha büyük bir güç olduğunu nasıl kabul eder?

"Şerrin gücüne boyun eğmek ve onunla iyi geçinmek"
Allah'ımızın mı, Onun alemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimizin mi yoksa ebediyyete kadar Yüce Allah'ın hükümlerinin geçerli olacağını bildiren Kur'anı Kerim'in mi emridir?

Doğrusu biz, Allahımızdan daha büyük bir güç tanımayan ve milletimizden başka dayanak arama ihtiyacında olmayan insanlarız! Bize rehber olarak, Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V.) ve O'nun yüzü suyu hürmetine "alemlere" gönderdiği Kur'anı Kerim yeter! Zira, kendisi ile aramıza kimseyi koymamak, yine O Yüce Yaradan'ın emridir! Bu millete devamlı olarak, "ya Müslümansın ya da Türk, ikisinden biri olamazsın" dayatması yapanlar, girdikleri bu vebalin büyüklüğünü çok da hafife almış görünüyorlar!

Bir millete mensup olmanın insanın inancı ile ters düştüğü gibi bir fikri empoze ederek, o milleti başka milletlerin avı haline getirmenin vebali çok büyüktür, bilesiniz! Zira, insan inançlarını zaman içinde değiştirebilir, bugün müslüman olan, yarın (haşâ) Allah'ı inkâr edebilir, başka bir dine geçebilir! Hırıstiyan oldum diyebilir! Bunda bir mani var mıdır? Yoktur! Dün hıristiyandım bugün müslümanım diyebilirsiniz ancak, dün Türktüm bugün Alman oldum, İngiliz oldum derseniz adama gülerler!

Kısacası, inanç ve milliyet birbirlerinin alternatifi olamazlar! Bu yüzden de insanları Allah adı ile aldatarak onları Türk'üm demekten korkar hale getirmek bu millete yapılmış en büyük alçaklık ve hainliktir!

Bizler, bu ülkenin namus ve şerefini ayaklar altında kalmaktan kurtaran o aziz şehitlere ve batının, kendi menfaati söz konusu olunca her türlü melaneti yapmayı mübah sayan "gücü" karşısında boyun eğmeyen Mustafa Kemal'e daimi bir şükran hissi beslemeyi kendisine bir görev sayan, vatanımız adına yapacağımız işleri ; cemaat, tarikat, ideoloji, mezhep, hemşehricilik, etnik milliyetçilik tuzaklarına ve taassubuna düşmeden sadece Türk milletinin varlığı adına yapmaya ahdetmiş insanlarız!

Emperyalistlerin davalarına hizmet etmeyi "Büyük Dava" kabul edenlere söyleceğimiz tek şey şu evrensel gerçekliktir:

"Emperyalizmin ortağı olunmaz, köpeği olunur, uşağı olunur!"



Ve bizler de, onların davaları kendilerince ne kadar büyük olursa olsun, onun karşısında asla ve kat'a ezilmeyiz ve boyun eğmeyiz!
Ezilsek o zaman ezilirdik! Ezebilseler o zaman ezerlerdi! Çünkü bizim aslımız da bellidir, neslimiz de! Daha dün üzerimize saldıkları köpekleri taşla sopayla bu vatan topraklarından def edenlerin evlatları, babalarından daha mı geri kalacaklardı! Var mı dünyada böyle bir şey? Bu kadar kolay, bu kadar ucuz mudur bu iş?

Öyleyse, şükrolsun ki bizim alnımız açık, başımız dik!

Utanması ve ezilmesi gereken birileri varsa onlar da "Güç" bellediklerinin karşısında el açıp o "gücün" merhametine sığınmaya kalkanlardır!

Tarihlerinden, atalarından utanmıyorlarsa, Allahlarından, Kitaplarından, insanlıklarından utansınlar!

Bilmem anlatabildik mi!

Devamını gör...

"Bir şartla ben de Fethullahçı olacağım"


























RIZA ZELYUT'UN MAKALESİNDEN BİR ALINTI:

"Hürriyet Gazetesi'nde Ahmet Hakan'ın verdiği bilgiye göre, Fethullah Gülen, bu ülkede kadın-erkek ilişkisine ait bir fetva vermiş (görüş bildirmiş). Kendisi dinsel konularda otorite kabul edildiğinden bu görüş, fetva yerine geçiyor.

Fetvanın özü şu:

'Kuvvetli zayıfı her zaman ezer!' düşüncesi zalim bir felsefeyi yansıtır.



Erkeğin kadını dövmesi de böyle bir zalimliktir. Kadın; kendisini döven kocasına karşı aynı şekilde, hem de misliyle karşılık vermeli, bunun için gerekirse, judo, tekvando ve karate de öğrenmelidir.


Dövmeye karşı savunma, meşru müdafaadır. Kendisini döven birisine karşı savunma yapmamak aslında bir suçtur.

Yukarıda özetlediğimiz bu fetvaya kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Biz de böyle bir bakış açısını alkışlıyoruz.
İSTEDİĞİM NE?
Önce; o fetvayı genelleştirelim: Fethullah Hoca; burada güçlüye karşı zayıfın yanında yer alıyor. Ezen güce karşı ezilenin kendisini savunmak için her yola başvurmasını öneriyor. Ayrıca; ezilenlerin kendilerini savunmamasını bir suç gibi gösteriyor. Böylece, her şartta direnmeyi teşvik ediyor. Hem de karı-koca ilişkisi gibi gayet nazik bir konuda...

Bir kez daha alkışlıyorum.


Açıklıyorum: Fethullah Hoca, yukarıdaki fetvasını, Amerika'nın Irak'la olan ilişkisine de uyarlasın, başka bir şey istemiyorum. Ben de Fethullahçı olacağım. Buna namus sözü veriyorum.

Yapacağı şöyle bir açıklama yetecek:' Kuvvetli zayıfı her zaman ezer!' düşüncesi yanlıştır. ABD yöneticileri güç kullanarak Irak'ı ezmektedir; bu zalimliktir. Irak halkı, ABD salırısına bildiği her yolla, hem de misliyle karşılık vermelidir. Irak halkının ABD'ye direnişi, onun meşru müdafaasıdır. Iraklıların ABD'ye direnmemesi aslında bir suç olur.'

İşte bu kadar basit: Kendisini döven kocasına karşı, kadını judo, karate öğrenerek karşı koymaya davet eden Fethullah Hoca; bir Müslüman olarak; Müslüman Irak halkını orayı yakıp yıkan Amerika'ya karşı direnişe çağırsın istiyorum. Bu direniş çağrısını da bütün dünya alkışlayacaktır. Şöyle bir çağrı hoş olmaz mı? Ey Iraklılar! Amerikan yönetimi, kuvvetliyim zayıfı ezerim diyerek ülkenize girdi. Bu zalimliktir. Ülkenizi yakıp yıkan, bir milyondan fazla yurttaşınızı öldüren Amerika'ya karşı her yolu kullanarak direnin. Bu direniş sizin doğal hakkınızdır. ABD'ye karşı direnmeniz değil direnmemeniz suç olur.

İşte sadece bunu istiyorum. Acaba bir Müslüman olarak bunu istemem çok yanlış mıdır?



Kendisini Müslümanların lideri gibi gösteren birisinin Irak'ta bir milyondan fazla insanı katleden; camileri bombalayan; kadınların ırzına geçen Amerikalılara karşı böyle bir çağrı yapması çok mu yanlış olur?

İşte tekrar ediyorum: Fethullah Hoca; zalim kocaya karşı verdiği fetvayı Amerika'ya karşı da versin; namus sözü ben de Fethullahçı olacağım. Kendisine 'Çağımızın İbni Kemal'i!' unvanını vereceğim...



Yoksa, böle bir açıklama yapmazsa, bu fetvayı da 'Türban teferruattır!' biçiminde verdiği fetva gibi bir takıyye ürünü kabul edeceğim. Ve 'Devletin kılcal damarlarına kadar sızın, zamanı geldiğinde ortaya çıkarsınız!' biçimindeki o talimatının bir devamı sayacağım.

Buyurun efendim, işte at hendek işte deve..."


Rıza Zelyut / Güneş Gzt. / 28.10.2008

(Foto: F. Gülen, Siyonist teşkilatı ADL'nin yetkilileri ile)
Peki benim tek şartım ne?

Devamını gör...

AÇILIM AZDIRDI!














HABER ÖZET OLARAK ŞÖYLE:
"Cumhurbaşkanı Gül’ün şifreli söylemlerle kamuoyuna duyurduğu, AKP’nin inatla sürdürdüğü ’açılım’ bölücü teröristleri kudurttu.

Fransız gazetesi Le Monde’a Kandil Dağı’nda röportaj veren Murat Karayılan önce akıl almaz isteklerde bulundu, ardından da Türkiye’ye tehditler savurdu. Terörist sayısını artırırmış! KarayIlan, “TSK silah bıraksın. Türk devleti bizden özür dilesin. AKP samimi olduğunu kanıtlasın. Başkanımızın (bebek katilini kastediyor) yol haritasını kabul edin. Diyalog gerek. Taraflar birbirini affetmeli. 7-8 bin adamımız var. Gerekirse bu rakamı kolayca yükseltebiliriz” dedi.

Açılım meyvelerini veriyor! İktidarın açılım projesi bölücüleri kudurttu..." (16/08/2009 / Yeniçağ Gzt.)

MADEM BÖYLEYMİŞ, O HALDE ŞUNU UNUTMAYIN:
Şunu iyi bilin ki; bu ülke ve bu cumhuriyet hakkında son sözü söyleme yetkisi gelip geçici hükümetlere değil, sadece ve sadece bu millete aittir! Milletin rızası hilafına söylenecek ve verilecek hiç bir sözün bu millet nezdinde bir kıymeti yoktur!

Aşağılık bir emperyal çıkar için gönüllü maşa olmaya amade olmak da her insanın harcı değildir!
 
Bütün bir geçmişi bir anda inkâr edip, yabancı bir güçten destek alarak bize çemkirenlerin asıllarını ve nesillerini sorgulamak artık bizim için bir farzdır. Merhametine sığınarak asıllarından dönenleri hor ve hakir görmeyi kendine ayıp sayan bu millete reva görülen bu şerefsizlik, bu milletin unutacağı bir şey değildir! Geçmişte olduğu gibi, bugün de en aşağılık işlerde baş göstermeyi marifet sayan ve bundan bir menfaat sağlayabileceğini zanneden gafiller, sattıkları şerefleri karşılığında kendilerini satın alanların kapısında bir köpek dahi olamayacaklarını elbette bilmiyorlar!
Tarihin sayfalarını defalarca işgal eden bu gibi şerefsizler, uğrayacakları akibeti bilemeyecek kadar akılsızlarsa, bunda bizim bir dahlimizin olmadığı açıktır. Öyleyse bekleyelim, zeval bulsunlar!

*Haberin tamamını okumak isterseniz yazı başlığını tıklayınız

Devamını gör...

16 Ağustos 2009 Pazar

Türkiye'de Petrol var mı?













Bu soruya Yiğit Bulut'un verdiği cevap şöyle:

"Evet, Türkiye'de ve çevresinde hatta karasularımız içinde kalan bölgelerde
"petrol var"...

Ne zaman çıkarılacak derseniz; Türkiye, yabancılar tarafından tam olarak kontrol edilip, yapılacak düzenlemeler ile "yabancı petrol devleri" bize hiçbir şey vermeden "petrolün tamamını alabilir" hale geldiklerinde, Türkiye'nin her yerinden petrol fışkıracak..."

Meseleyi can damarından yakalamak için "Petrol Kanunu"muza bakmak gerektiğini işaret ediyor sayın Bulut;

"Sevgili dostlar, günümüzde tartışılan "petrol kanununa" geçmeden biraz geriye gitmek ve 1952 yılına dönmek istiyorum. O zaman tartışılan konu yine petrol. Bir kanun yapmak gerekli ve aranan isim hemen bulunuyor; İsrail petrol kanununu yapan hukukçu-jeolog Max Ball.

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Ball'ın gelişi dolayısıyla şu açıklamayı yapıyor; "Biz, petrol kaynaklarımızın üretilmesinde ecnebi sermaye ile işbirliğinin zaruri olduğuna inanan bir parti ve hükümetiz..." Aynı dönemde İsmet İnönü'den karşı açıklama geliyor; "Tarihten yabancılar kapitülasyonlar himayesiyle Türkiye'yi istismar ettiler, petrol kanunu bir kapitülasyon kanunudur. Biz bu memleketi sokakta bulmadık yabancı ellere kaptırmayız. Bu kanunun her maddesi Türk Devleti'nin petrol işletmemesi üzerine kurulmuştur. Bırakmam yakalarını... Böyle söylüyor ama 1960 sonrası "gücüne" rağmen, İnönü dahi bu yasayı asla "elleyemiyor."

Gelelim bugüne...

Son hükümetlerimiz tarafından yapılan "Türk Petrol Kanunu" ile ilgili detaylara geçmeden bir çıkarım yapmam gerekli; Max Ball tarafından yapılan düzenlemeler dahi "atılan son adımlardan" çok uzaktı. Bu kadar ileri gidip kendi elimizle "her şeyimizi vereceğimizi" ve bunu kabul edeceğimizi o dönemin "Kemal Derviş'i" olan Max Ball dahi düşünememişti.

Peki TBMM'den geçen ve yabancıların dahi "aslında bu kadarını almayı beklemediği" detaylar neler?

Menderes döneminde Türkiye'ye gönderilen Max Ball tarafından yapılan düzenlemeler dahi atılan son adımlardan çok uzaktı. Bu kadar ileri gidip kendi elimizle 'her şeyimizi vereceğimizi' ve bunu kabul edeceğimizi o dönemin Derviş'i olan Ball kardeşimiz veya üstadımız dahi düşünememişti.

Peki beni bir vatandaş olarak dehşete düşüren "ne var" petrol kanunumuzda?

İşte TBMM'den geçen son petrol kanunumuzdan bazı ayrıntılar;

- Petrol arama ve üretim faaliyetinde bulunmak için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde, önceki yasanın ilk kriteri olan 'talebin milli menfaatlere uygun olması' ölçütü yasadan çıkarılarak; öncelikle ülke yararını gözetme anlayışından vazgeçilmiştir.

- Yabancı devletlerin doğrudan doğruya veya dolayısıyla idaresinde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için veya yabancı bir devlet namına hareket eden şahısların, petrol faaliyetinde bulunamayacakları, mülk edinemeyecekleri, tesis kuramayacakları hükmü yeni yasa ile çıkarılarak; stratejik öneme sahip bir konuda yabancı devletlerin belirleyici olması önündeki engeller ortadan kaldırılmıştır.

- Yabancı şirketlere ürettikleri petrol üzerinde sınırsız tasarrufta bulunarak, tamamını ihraç etme hakkı getirildi. Olağanüstü durumlarda bile üretilen petrolün ülke içinde kullanılması ve memleket ihtiyacını gözetme zorunluluğu kaldırıldı.

- Yabancı şirketlere sınır tanımaksızın her yerde faaliyette bulunma hakkı getirildi.

- Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın mevcut yasada bulunan devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hakkı kaldırılarak, özelleştirilmesinin önü açıldı.

- TPAO yabancı şirketlerle aynı statüde değerlendirilmeye alındı. Önceki yasada yer alan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın diğer şirketlerden daha fazla arama ruhsatı alabilme hakkı, tasarı ile kaldırıldı. TPAO'nun ruhsat sayısındaki avantajlı konumu yok edildi.

- Üzerinde arama veya işletme hakkı bulunmayan bir sahanın, işletme ruhsatnamesi mevzu olarak, müzayedeye çıkmadan önce, TPAO'ya teklif edilerek, TPAO'ya işletme ruhsatının verilmesine ilişkin mevcut yasa maddesi kaldırılarak, kamu kuruluşumuzu diğer yabancı şirketler karşısında gözetme anlayışı terk edildi.

- Türkiye, sadece kara ve denizler olmak üzere iki bölgeye ayrılarak, ruhsat alanları karada 100.000 denizde 1.000.000 hektara, ruhsat süreleri de karada 5, denizde 8 yıla yükseltildi. Ruhsat sayısına hiçbir sınırlandırma getirilmeyerek, tek bir uluslararası şirketin veya yabancı bir devlet şirketinin bütün ülkeyi kapsayacak alanda tek başına ruhsat sahibi olmasına imkân verildi.

- Arama ruhsatlarından hektar başına alınan devlet hakkı geliri tamamen kaldırılarak gelir kaybı yaratıldı.

- Ham petrolden alınan yüzde 12.5'lik devlet hissesi oranı, günlük üretim miktarına göre kademeli olarak yüzde 2'ye kadar indirildi ve bunun sonucu olarak üretimden sağlanan ülke mevcut geliri yüzde 70 azaltıldı.

- Denizlerde bulunacak petrol üretiminden alınacak devlet hissesi oranlarının düşürülmesinden sonra, su derinliğine bağlı olarak yüzde 30'a varan ilave indirimler getirildi.

Son söz: İki bölümlük yazının sonuna geldik. Yeni düzenlemelerden bazı bölümleri sizlere aktardım. Aleyhimize 'korkunç' maddeler ve ne sizin ne benim 'konuyu bilmediğimiz' için ilk bakışta göremeyeceğimiz 'inanılmaz teknik kazıklar' var. Böyle bir düzenleme 'silah zoru olmadan' nasıl çıkar hâlâ anlayabilmiş değilim...

Uzun lafın kısası: 1952'de Max Ball'ın bunları da kabul ettirebilir miyim? diye hayal dahi edemeyeceği her şeyi, 'TBMM okumadan kabul etmiş!'



(Konuyla ilgili bu ve benzer diğer makalelerin tamamına ulaşmak için yazı başlığına tıklamanız yeterlidir)
Helal olsun vekillerimize!"

Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.