"Böyle Buyurdu Berdûş" diye başlamış bugünkü makalesine değerli Nadim Macit hocamız...
Evet, maksatlarına nail(!) olmak için her yolu mübah sayan ve sadece bu niteliğiyle bile girdiği her ortamı iğrenç bir havayla dolduran emperyal zihniyet, yine aşağılık propaganda araçlarından birine daha sarılmakta olduğunu ilan etti: "Anaların ideolojisi olmaz"mış!
"Birisi “anaların ideolojisi olmaz” diyor; birileri de gözyaşlarına boğuluyor. Bir şeylere karar vermişler ya; önünü ardını düşünmüyorlar. Gözyaşlarını tutamadıklarına göre ruhlarını da verdikleri karara esir etmişler." diyerek çok isabetli bir teşhisle bu yeni oyunu tespit eden Yeniçağ Gazetesi'nden sayın Ahmet ERCİLASUN şöyle devam ediyor;
"Kim demiş anaların ideolojisi olmaz diye? İstiklal Savaşında, sırtında mermi, kucağında yavrusunu taşıyan kadının resmini görmedin mi hiç sen? Kara Fatmaları, Şerife Bacıları duymadın mı? Vatanın bağımsızlığı için savaşmadı mı bu kadınlar? Vatanın bağımsızlığı bir ideoloji değil mi? Vatanın bağımsızlığı yoksa, analar babalar bağımsızlık ideolojisi taşımıyorlarsa vatan sevgisinden bahsedilebilir mi? Vatan sevgisi de, hainlik de ölçülür kardeşim! Bağımsızlık ideolojin yoksa, anaların bağımsızlık ideolojisi olmasın diyorsan ölçüyü kendin koyuyorsun demektir.
Haydi İstiklal Savaşını unuttun. PKK ile vuruşurken evladını şehit veren anaların “vatan sağ olsun” dualarını da mı duymadın? Bu anaların da mı ideolojisi yok? Niçin “vatan sağ olsun” diyorlar? Sen bu milletin çocuklarını davulla zurnayla askere uğurladığını bilmiyor musun? Vatanın bütünlüğü ülküsü de bir ideolojidir kardeşim! Bu bütünlük için evladını şehit veren anaların ideolojisi yok diyorsan, kendi ölçünü kendin koyuyorsun demektir.
Bir de görüştüklerine bak! Daha sözlerinin üzerinden bir gün geçmeden sana, bana, ülkeye, devlete meydan okuyorlar. “Hiç kimse DTP üzerinden PKK’yı, sayın Apo’yu tasfiye etmeye kalkmasın; buna izin vermeyiz; asıl muhatap onlardır” diyorlar. Hem de en yetkili ağızdan. Bunları söyleyen kadının ana olup olmadığını bilmiyorum; ama o bir kadın ve gördüğün gibi ideolojisi var. "
Bir taraftan birbirlerini etekleyerek kamuoyu önünde "sorun çözücü yegâne zevat" şovları yapan malum zihniyet ve yardakçıları, öte yandan hazırladıkları bu iğrenç nevaleyi yutmaya amade demokrasi(!) sevdalısı hödük sayısının ne kadar olabileceğinin de yoklamasını yapmış oluyorlar.
Yine N. Macit Hoca'dan aldığımız satırlarla yazımızı bitirelim:
"Böyle Buyurdu Berduş;"Malazgirt’ de Ermenicedir. Eleşkirt, Mazgirt, sonu girt, kirt, kert, gelen her yerleşim yeri Ermenicedir. Bu isimlere dokunmayan Alparslan’dan daha mı Türksünüz yoksa?"
Yoruma bak, hizaya gel. Tarihin yorumu desen değil. çözümleme desen değil. Tam anlamıyla tarih dışı kalmış aklın tahrife kilitlenmiş üçüncü hali.
Bu yorumun mahreci ve menşei girt, kirt ve kert’dir. Ama ne yapacaksın zaman bunların, hüküm bunların.
Madem böyle buyurdu berdûş, işittik itaat ettik! Ne diyelim Kert kardeş!
Böyle Buyurdu Berdûş; Türkiye Cumhuriyeti olmak yerine diyelim Milli Mücadelemizdeki etkili bir örgütün adından esinlenerek ‘Anadolu ve Rumeli Cumhuriyeti’ olsaydı. Sanırım bu gibi sorunlar bu kadar baş ağrıtıcı olmazdı.
Haaa, işte zurnanın zırt dediği yer. Açılımın zırt dediği yer burası.
Bütün mesele Türk kimliğine duyulan kin ve nefrettir. "
NOT: Makalelerin tamamını okumak için yazı başlığına tıklayınız.
16 Ağustos 2009 Pazar
Böyle Buyurdu Berdûş
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Pazar, Ağustos 16, 2009
0 yorum Etiketler: 2. Cumhuriyetçiler, Milli Güvenlik Meselelerimiz, Şehitlerimiz...

Posts Relacionados
12 Ağustos 2009 Çarşamba
MESELEYE BİR DE BURADAN BAKMALI

"Siyasi bir simge" olarak değil, "inançları gereği" "türban" takan vatandaşlarıma:
Bu konuda "ısrarcı" olunmadan önce şu iki hususun hatırlanmasında yarar görüyorum:
1- Artık her aklı selîm sahibi insan kabul eder ki; Türkiye Cumhuriyeti'ni zora sokacak, milli birliği dağıtmaya yönelik ne varsa kullanmayı boynuna borç bilen zihniyet, bu durumu da fırsat biliyor ve bu işin peşine düşüyor!
Burada ne şuradan, ne buradan örnekler vererek konuya açıklık getirmeye uğraşacak değilim, ancak samimi bir şekilde inanan ve "TÜRBAN TAKMAM GEREK" diyen insanlara buradan seslenmek istiyorum: Hangi neden vatanın emniyet ve selametinden daha önemli ve hangi günah bu vatanı bölmeye azmetmişlerin fitnelerine alet olmaktan daha ağır olabilir?!!!"Bakın Hacı Bektaş-ı Velî Hazretleri yüzyıllar öncesinden bize nasıl sesleniyor:"Fitne zamanında yürüyorsan, durmalısın.
Konuşuyorsan susmalısın.
Ayakta isen oturmalısın."
Şimdi bir daha soruyorum: Bunu "takmazsam" günaha girerim diyorsunuz. Yani "şahsen" günah kazanırım diye düşünüyorsunuz. E, peki bütün bir vatanı kasıp kavuran bir "fitne"ye alet oluyor olmanın günahı ne kadar büyüktür, bunu hiç düşünmüş müydünüz?
2- "İnançlar"ın insan için önemini burada tartışacak değilim. Zira "inanç" insanın "özü" ile ilgili bir iştir! İnsan, şu veya bu şekilde, şuna veya buna "inanabilir"! Bu konuda hürdür! Kimse buna bir kısıtlama getiremez. Ancak ne var ki, bir toplum içinde yaşayan insan "genel kamu menfaatine" yönelik olarak düzenlenmek "zorunda" olan ve "toplumun huzur ve dirliği" açısından kapsayıcı, eşit ve "sınırlayıcı" bir özgürlük anlayışını baştan kabul etmek durumundadır! "Homojen" bir yaşam tarzının hakim olduğu bir "toplumsal yaşayış tarzı" hem demokrasiye hem de insanlığın geçmişten bugüne gösterdiği gelişmeye aykırıdır! Böyle bir "homojenite"den bahsetmek, insanlığın ve insanın tabiatına aykırı bir durumdur!
"Devlet" kendi kanunlarını koyar ve bu kanunları koyarken her ne kadar umuma mal olmuş kimi adet ve alışkanlıkları dikkate alsa da, bu "dikkate alış" hiçbir zaman devletin kuruluş gayelerinin üzerinde olamaz! Bu nedenle dini bayramlar "resmi tatil" olarak ilan edilebilir ama toplumun değişik kesimleri tarafından farklı farklı yorumlanan kimi "dini inanışlar"ın içinden bazıları seçilerek bunlara "hakim dini anlayış" yorumu yapılarak bu bir "kanun maddesi" haline getirilemez!
Kısacası: "İnanç gereğidir" denilerek toplumu oluşturan fertlerin bir kesimini ilgilendiren kanunlar/yasalar çıkarılamaz! Şayet çıkarılıyorsa, bu kanunlar toplumunun tamamına "şamil" olamayacağı/olmayacağı için "kanun/yasa çıkarmanın" ruhuna aykırıdır ve şayet çıkarılıyorsa da bu anlayışla çıkarılacak bir kanun ancak "imtiyaz" olabilir ki, bu da hem anayasaya aykırı bir durum, hem de demokratik toplum anlayışını yıkan bir yaklaşım olur! Bu nedenle, toplumsal menfaat, barış ve refahı amaçlayan bir hukuk devletinde "imtiyaz"ların yeri olamaz!
Oluyorsa ya da olmalı diyorsanız, o halde rejiminizin adını değiştirmek zorundasınız!
Karar sizin!
(01.05.2008)
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Çarşamba, Ağustos 12, 2009
0 yorum Etiketler: "Milli Birlik" Yazıları, İslamiyet ve din kültürümüz

Posts Relacionados
10 Ağustos 2009 Pazartesi
"Cumhuriyetimizin ilk sözü ‘Laiklik’ değildir"

Ekim 03, 2007
*....İsterseniz sözü burada Rahmetli Atilla İlhan’a bırakalım:
“-Cumhuriyetimizin ilk sözü ‘Laiklik’ değildir, laiklik Gazi hasta yatağındayken 1937’de anayasaya girmiştir. Cumhuriyetimizin ilk sözü nedir biliyor musunuz: Kahrolsun Emperyalizm!...”
Evet, Türk bu rekabeti “kabul” etmekle zâten “Kahrolsun Emperyalizm” demiş olur.
Sıra, Emperyalizm’in nasıl kahredileceğine gelir. Bunun yolu kültür köklerinden kopmadan yâni Emperyalizmin “kavramlar tuzağına” düşmeden, yani Çanakkale ve Milli Mücadele ruhuyla okullara, fabrikalara, tarlalara koşmakla olur.
Türk milleti “Kahrolsun Emperyalizm” dediğinde ve bunda samimi olduğunu gösterdiğinde Amerika kıtasından Asya’nın en doğusuna, Afrika’nın en güneyinden ihtiyar dünyanın en kuzeyine kadar her coğrafyadan müttefikler bulacak, dünya derin bir nefes alacaktır. Çünkü bu dünya Emperyalizmin kurduğu bir dünyadır ve bu dünyadan hiç kimse memnun değildir.
Emperyalizmin kurduğu bu dünyada, nüfusun yüzde 80’i sağlıksız evlerde oturmakta, yüzde 70’i okuma yazma bilmemekte ve açlık sınırı altında yaşamakta, sadece 60 milyon insan dünya servetinin yüzde 60’ını zimmetine geçirmiş bulunmaktadır.Emperyalizmin kurduğu dünyada her yüz kişiden sadece biri üniversite mezunudur ve bu dünyada milyarlar susuzluktan, milyonlar salgın hastalıktan kırılmaktadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu dünyayı kuran emperyalistler kitleler üzerine atom bombaları atmakta, düzenlerini sürdürebilmek için ülkeleri işgal edip milyonlarca kişiyi öldürebilmekte, ülkelerin içlerini darbeler, kardeş kavgaları ile karıştırarak ve demokrasiyi hırsızlıklarına bir maymuncuk yapıp kendilerine biat eden yönetimleri işbaşına getirmektedirler.
Dünya, “Yeni bir Dünyaya” muhtaçtır ve mevcudundan daha iyi “Yeni Bir Dünya” kurabilecek tarihi kökler ve genler, bizde, Türk milletindedir. Herkesin Türk’le bir meselesi işte bunun için var.
* * *
Öyleyse Türk Milleti'ni selamete çıkaracak milli bir hareketin amacı; köklerimizden kopmadan, emperyalizmin "kavramlar tuzağına" düşmeden, Çanakkale ve Milli Mücadele "ruh"unu asla kaybetmeyerek, okullara, tarlalara ve fabrikalara koşma'yı "yeniden" sağlamak olmalıdır!
(*) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=890
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Pazartesi, Ağustos 10, 2009
0 yorum Etiketler: "Milli Birlik" Yazıları

Posts Relacionados
"BATI'NIN SÖZDE MEDENİYETİ VE ONUN EVRENSEL DEĞERLERİ"(!)

(Dink Cinayeti nedeni ile bizi denetleyen(!) AB temsilcilerine 10.07.2007'de kaleme alınmıştır)
Şimdi, dişleri ve pençeleri arasında binlerce yıllık vahşetin kırıntıları halen duran "BATI"nın, "evrensel değerler" diyerek "ahmaklar denizine" salladığı zokayı yutmakta son derece heveskâr davrananlarının şunu iyice kafalarına sokmaları gerekir ki: İnsan haklarını daima "Teorik" olarak kabul etmiş ve kendi çıkarları sözkonusu olduğunda onu kaldırıp bir tarafa atmış olan BATI, savunur göründüğü "insani değerlere" en başta kendi değer vermeyerek bu konuda kendini fazlasıyla ispat etmiş bir "sözde" medeniyettir.
Bunca kanın (haksız yere) defalarca döküldüğü ve tarihler boyunca dökülmek zorunda bırakıldığı şu mübarek topraklarda yaşayan insanlar, tarihten bu yana uğradıkları bütün haksızlıklara, zulümlere ve çektikleri bunca acıya rağmen "kindar" olmamışlar, aksine bütün yaşadıkları bu acıları "Allah düşmanıma bile göstermesin!" diye, (dahi) dua ederek, büyük bir olgunlukla sinelerine çekmişlerdir. Dolayısıyla bu millet kalleşçe cinayetlerden haz duyacak kadar korkak ve aciz değildir! Provakatif amaçlarla işlendiği alenen belli olan bir cinayet üzerinden bu millete nasihat verir gibi konuşmak da bu millete bir hakarettir. Çünkü TÜRK, Türk olduğundan beri düşmanına karşı; "puştça" bir zafer kazanmayı kendine bir "zûl" kabul etmiştir! Mertçe kazanılmamış bir galibiyetin bizim nazarımızda bir kıymeti harbiyesi yoktur! İşte bunun için bu millete meydan okuyan her kim varsa o, "er meydanına" DAVET edilir!....Görülecek bir hesap varsa "o meydanda" görülür!
Bilmem anlatabildik mi?
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Pazartesi, Ağustos 10, 2009
0 yorum Etiketler: Batı Medeniyeti ve Türkler

Posts Relacionados
8 Ağustos 2009 Cumartesi
BU EVLATLARA YAZIK DEĞİL Mİ!

Kimin umurunda değerli kardeşim, kimin umurunda?
Ankara'da epey bir zamandır koltuk hesaplarından gayrı başka hesap yapılmadığını, kim nereden, kiminle, nasıl bir koltuk kapar, nasıl ikbâle erer, hesapların bundan ibaret olduğunu bilmez misin?!. Bu hesapların sonunda büyük ihaleler var, son model arabalara kurulup, anlı şanlı güzellerle ultra modern otel odalarında al takke ver külah olmak var! Katlar var, yatlar var! Bu nedenle bu çığlıklar, bu feryatlar, bu figanlar Ankara'dan duyulmaz sevgili kardeşim, duyulmaz!
Onlar ölür, ölebilir, ölmelidir, bu onların görevi değil mi! Yan gelip yatmayacaklar ya, ölecekler elbette! Yollarız, giderler, görevleri gereği gerekirse ölürler! Çok gerekiyorsa patlatırlar bir nutuk: Kanları yerde kalmayacak! Kalır oysa, kalıyor kanlar yerlerde...Gencecik fidanlar bütün samimiyetleriyle ve vicdani sorumluluklarını ve milletlerine olan borçlarını unutmadan veriyorlar canlarını daha yirmili yaşlarında, hayatlarının baharında...Kim duyuyor, kim umursuyor! Onlar, o ıssız dağlarda, uçsuz bucaksız yalnızlıklarda, vatan topraklarında biz varız, bizler buradayız diyerek kahramanca öne atılırken, o millet televizyonlarda göbek havasına alkış tutuyor! Bunlar bir filmin senaryosu değil! Hayatlar, ölümler, kopan bacaklar, yarım kalan vücutlar bir gerçek!
Ne diyor büyüklerimiz! Kurtulalım bu hükümetten! Canı yananlara da nasihatları hazır: Sağcı isen şu partiye, solcu isen şu partiye git! Böyle yap ki deva bulsun dertlerin! Ya vatansever olmak! Ya işinde gücünde kendi halinde biriyken; yeter artık, hangi insafa, hangi vicdana sığar bu haksızlık diyerek ayağa kalkan vatanseverler! Onları hangi kategoriye sığdıracaksınız sevgili büyüklerimiz?
Beyler, arkadaşlar; artık yeter!
Siyaseti bir çirkefe çeviren bu bozuk zihniyetten medet ummayı kader bellemeye devam mı edeceğiz!?..Can verilecekse hep birlikte verilir, sıkıntı çekilecekse, hep birlikte çekilir! Milletinin şerefini ayaklar altına düşürmemek işini gencecik omuzlara yıkıp, arkasından “açılım” yapacağız diye olmadık kepazeliklerle bu şehit kanlarını kirletmek hangi vicdanın eseridir!
En kutsal bildiğimiz ne varsa onun uğruna, evlatlarımız, geleceğimiz, bayrağımız, şeref ve haysiyetimiz uğruna bugün bütün bunları kendine dert etmeyen kim varsa milli vicdanın cehenneminde sonsuza kadar kavrulacaktır. Bilesiniz!
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Cumartesi, Ağustos 08, 2009
0 yorum Etiketler: Şehitlerimiz..., Türkiye'de Siyaset ve Siyasi Kültürümüz

Posts Relacionados
7 Ağustos 2009 Cuma
"Halkın İradesi"(!) Muhalefet ve Şanlı Demokrasimiz!

"Halkın iradesi"ne saygısızlık başka bir şeydir, "halkın iradesi" ile iktidar olmuş bir hükümetin icraatlerini eleştirmek başka bir şeydir. Demokrasilerde halkın oyu ile iktidara gelinip de halkın çıkarları hilâfına icraat yapılmaya başlanır ise ve bu durumda da bu icraatlere karşı muhalefet edilir ise, şimdi bu halkın iradesine muhalefet olarak mı algılanmış olacak? Her fırsatta, "ezelden mağdur" rolünü oynayarak "cumhuriyetin üvey evlatları" muamelesi gördükleri kanısını yaymayı ilke edinenler, nedense icraatlarına yapılacak her eleştiriye hemen bu şablon içinde cevap vermeyi tercih ediyorlar!
İkinci bir husus ülkemizdeki "demokrasi"nin nasıl bir demokrasi olduğunu sorgulama zorunluluğudur!
Milyonlarca seçmen ülkenin kaderini belirleyecek oylarını neye göre ve nasıl kullanıyorlar?
Bilirsiniz bu ülkede "oy ağaları" vardır. Yüzlerce binlerce "oy"a hükmederler! Onlar nereyi uygun(!) görürlerse o oylar oraya gider! Kimileri vardır, yardım(!) karşılığı oy verirler! Bu ülkede "oy vermek", çoğu kez karşılığında bir şeyler almak anlamına da gelir ve bu ülkenin kaderini de çoğu kez bu tür oylar belirler!
Bu ülkeye "oy"larından başka verecek bir şeyi olmayanlar, bu ülkeye "vergi verenler"i, madden ve manen katkıda bulunmaya çabalayanları oyları ile ezer geçerler! Çünkü onlar çoğunluktadırlar ve çoğunluk olarak da kalmalıdırlar! Çünkü böyle bir çoğunluk oldukça bu ülkenin kaderini "istenilen" yöne çevirmek hiç de zor olmayacaktır! Önce insanları fakirleştir, sonra ölmeyecekleri kadar bir şeyler bahşet! Onlar nasıl olsa "Biz neden bu haldeyiz?" demek yerine, "Allah sizden razı olsun!" diyeceklerdir. İşte bu yüzden ülkemizde böyle bir siyasal anlayış gelişmiştir! Devlet Kesesinden savrulan paralarla cezbedilen oyların bedeli kimlere fatura ediliyor, önce bunu bir sormak lazım değil mi?
Kısaca: Alın teriyle geçimlerini sağlayanların sayısı artmadıkça, "müslümanım elhamdüllillah" diyenler, "veren el" olmak yerine "alan el olmak"tan sıkıntı duymadıkça, "niye ben muhtaç durumdayım" diye kendi kendilerine sormadıkça, daha 90 yıl önce zor bela başımızdan def ettiklerimize el açar hale gelmişken ve ülke altımızdan usul usul çekilirken, halâ "istikrar"dan bahsedilebiliyorsa, hiç kimse ne müslüman, ne de o "istiklâl" savaşını yapan ataların çocukları olmaktan "gurur" duyuyorum demesin!
Akıl insanlara mahsus bir "nimettir" ve Kuran-ı Kerimde 50'den fazla yerde "akıl"dan bahsedilmiştir. Allahü Tealâ öbür dünyada sadece abdestten namazdan sorguya çekmeyecek, akıl nimetini kullanamamaktan dolayı uğranılacak felaketlerden de sorguya çekecektir!
“İlgili” vatandaşlara duyurmayı borç biliyorum!
18.07.07
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Cuma, Ağustos 07, 2009
0 yorum Etiketler: İslamiyet ve din kültürümüz, Türkiye'de Siyaset ve Siyasi Kültürümüz

Posts Relacionados
5 Ağustos 2009 Çarşamba
"AVRUPA BİRLİĞİNE KARŞI OLMAK ÇAĞIN GERİSİNDE KALMAK (MI) DEMEKTİR?"
Sayın Cemal Bey,
Tercüman Gazetesinde Sayın Behiç Kılıç Bey'in bugün yayımlanan makalesi vesilesi ile hem değerli kardeşimiz Bayram Akkan Bey'den, hem sizden ve hem de değerli gazetenizden haberdar olma şansı buldum. Sizleri gıyaben de olsa tanımış olmak, benim için; aynı zamanda "O Büyük Başbuğ"'un yaktığı "istiklâl ve hürriyet" ateşinin, halen bu vatanın her noktasında yanmakta olduğunu görmenin bir sevinci anlamına da geliyor. Bu sebeple, sizler gibi, ben de bu şerefli millete mensup olmak bahtiyarlığı ile yaşayan bir Türk evladı olarak, sizlere en samimi teşekkürlerimi sunmayı kendime bir görev bilirim. Vatanın selameti uğruna harcadığınıza emin bulunduğum mesainizde sonsuz başarılar dilemekle beraber, bilhassa "emperyalist zihniyetin" en önemli silahlarından biri olan "kavram kargaşası tuzağı"na düşmemekte azami bir dikkat göstermenin hepimiz için son derece önemli olduğuna dikkat çekmeyi de kardeşçe bir hatırlatma olarak görmenizi bilhassa rica ederim.
Aynı samimi hislerle kaleme alınmış şu satırların yazarı olarak, şu konuya dikkatinizi çekmek isterim ki: "AVRUPA BİRLİĞİNE KARŞI OLMAK ÇAĞIN GERİSİNDE KALMAK DEMEKTİR" başlıklı makaleniz, içeriğinde birçok doğru tespitler ihtiva etse de, "Avrupa Birliği'ne üye olma" fikrini esas alıyor olmakla, doğru bir teşhise yanlış bir ilaç önermiş oluyorsunuz. Netice itibarı ile "Avrupa Birliğine üye olma" fikriyle geldiğimiz noktanın dikkatlice bir tahlilini "yeniden" yapmanızı, "haddim olmayarak" gerekli buluyor ve bunu sizden bilhassa rica etme gereği duyuyorum. Mustafa Kemal Paşa'nın bir vesile ile söylediği: "Avrupa'nın namusuna güvenemeyiz!" sözü, unutmayalım ki, boşa söylenmiş bir söz değildir! Yakın tarihimizin incelenmesi bile bu konuda pek çok fikir vermeye yeter!
"Önder olarak Mustafa Kemal bize yeter diyen" bir kardeşiniz olarak şunu da belirtmekte yarar görürüm ki, O'nun işaret ettiği ; "muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak" hedefinin AB'ye üye olmakla uyuşabileceği gibi bir fikre kapılmak, bende kendisinin fikir ve emeklerinden yeterince istifade edememiş olduğumuz kanaatini yaratıyor. Tarihle, tecrübeyle ve de ne yazık ki kan dökülmek zorunda kalınarak sabit olmuş bu acı tecrübeyi, yeniden bir "test"e tabi tutmak anlamına gelen ve bedeli belki eskisinden bile daha ağır olabilecek ve yeni yıkımlara sebebiyet verebilecek "bu türden görüşleri" zihinlerimizde taşıyor olmak, hiç şüpheniz olmasın ki; yukarda zikretmeye çalıştığım "emperyalist oyunların" bir semeresinden başka bir şey değildir.
Bu milletin en dar zamanında, bu millete; adeta "bir lütfü ilâhi" olarak gönderilen Mustafa Kemal Paşa'mızı hakkıyla tanıyıp, onun yolundan gitmek ve O'nun yaptığı gibi kendi milletinin gücünden başka bir güce itibar etmemek, herhalde bizi selamete çıkaracak tek yoldur.
Son olarak, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin, doğrudan siz değerli "Gazeteci"lerden beklentilerini anlattığı sözleriyle mektubumu noktalamak isterim:
"Gazetelerimizin ahlâkımıza yükseklik, hislerimize temizlik ve maneviyatımıza kuvvet verecek makalelerin sergilendiği yer olduğunu görmek isteriz."
(Hanya'da yayınlanan "İSTİKBÂL" Gazetesine, Bingazi'de Kurmay Kıdemli Yüzbaşı olarak görevli iken yazdığı mektup. 29.10.1908)
Meramımın "kırıcı" bir üsluptan uzak kalabilmiş olduğunu ümid eder, bu vesile ile Alanya'daki bütün kardeşlerimize sizler aracılığı ile en samimi selam ve muhabbetlerimi iletir, milletin sesini duyurmak gibi mukaddes bir vazife gören siz değerli kardeşlerime en içten selam, saygı ve hürmetlerimi sunarım.
A. Hüsnü Sezgin
(08.10.07 / ALANYA GAZETESİ'ne mektup)
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Çarşamba, Ağustos 05, 2009
0 yorum Etiketler: Batı Medeniyeti ve Türkler

Posts Relacionados
EFENDİLER!.. İYİ OKUYUN!..

*(Resmi, üzerine tıklayarak büyütebilir ve daha rahat okuyabilirsiniz.)
Gönderen A. Hüsnü Sezgin zaman: Çarşamba, Ağustos 05, 2009
0 yorum Etiketler: Tarihten hatırlatmalar

Posts Relacionados







