26 Nisan 2022 Salı

Ve yangın çıktı...

 

Sevgili arkadaşlar, 

Her yıl tekrarlandığı gibi, Ermeni diasporası bu yıl da yine "Ermeni soykırımı" yalanı ile ortalığı velveleye verdi. 

İşin aslının ne olduğu, bütün vicdan ve iz'an sahiplerince bilindiği halde, diaspora "bir şeyi kırk kere tekrar edersen, o iş sahileşir" düsturu gereğince, yalanlarını tekrar etmeye devam ediyor. 

Bu yalanın yayılmasından fayda sağlamayı umanlar sadece "diaspora" değil elbette. Bu durumu kendi dış politikalarında bir koz olarak elde tutmayı gerekli bulan kimi devletler de, onların bu yalanını hayatta tutmak için elbette "gereğini yapmaktan" geri durmuyorlar! Etnik ayrışmayı körükleyici bu ve benzeri yalanlarla geçmişteki hınçlarını diri tutmaya çalışan "etnikçi organizasyonların" bildikleri ama "kullandıkları etnisiteye mensup" bir çok kimsenin "duygusal nedenlerle" uzak durarak "pasif destek" verdikleri bazı gerçeklerin, nihayetinde "faturayı" o etnisiteye ödetecekleri ise, tarihi bir gerçeklik! 

Bu nedenle, "kendilerini sağlama almış" diasporacılara söz söyleyerek nefes tüketmenin bir faydası yok! Öyle ise, ben "duygusal nedenlerle" bu gerçeklere "pasif destek" verenlere bir hatırlatmada bulunarak sözlerime son vereyim: 

Osmanlının son döneminde İstanbul'da görev yapan ve Balkanlar başta olmak üzere, Osmanlı egemenliği altındaki coğrafyalarda yaşayan kimi farklı etnisiteleri, "Slav milliyetçiliği"ne hizmet için Osmanlıya karşı kışkırtan Rus sefiri Nikolai İgnatiyev, Anadolu coğrafyasında kışkırttığı Ermenilerin kendisinden "daha fazla yardım" istemesi üzerine, onlara şöyle sesleniyor: "Büyük devletler itfaiye gibidir; yardıma gitmeleri için önce YANGIN'IN ÇIKMASI gerekir!." 

Ve dediği gibi de oldu, YANGIN çıktı... 

İyi günler dilerim...


Devamını gör...

3 Mart 2022 Perşembe

Rusya Nereye?...

Maşallah, her konuda (bir başkasına öğretecek kadar) bilgi sahibiyiz. Şu son Rusya-Ukrayna arasında cereyan eden hadiselerde de bunu görüyoruz. 

Şunu net bir şekilde söylemek mümkün ki, Çarlık Rusya'sının hayaletini, Sovyet İhtilali bile ortadan kaldıramadı! Zira, kanlı bir ihtilalle Çarlık Rusya'sını ortadan kaldıran Bolşevikler, çok güçlü geleneklere sahip Çarlık bürokrasinin yerine, aynı güce sahip kendi bürokrasilerini kuramadılar. 

Troçki Rus Devriminin Tarihi’nin girişinde, bunu üniformalı üniformasız köylü kitlelerinin katıldığı ve köylülüğün ağır bastığı bir olgu olarak tanımlar. Oysa diğer Bolşevik yazarlar bu durumu (köylülükten hiç bahsetmeden) "üniformalı ve üniformasız askerler" diyerek geçiştirirler. 

Kısaca, Lenin sonrasında (kendisi de bir Gürcü köylüsü olan) Stalin, devrimin ilkelerini oturtmak için bir çaba içine girmek yerine, (yeni adı Sovyetler Birliği olsa da) "kendi Çarlığını" kurmak yolunu tercih etmiştir. Tıpkı bugün Vladimir Putin'in yaptığı gibi... Yanisi de şu ki, bugünü kavrayabilmek için geçmişin bilgisine hakim olmak gerekir. Bu anlamda, konuya ilgi duyanların bu kitabı edinmelerini salık veririm.


Devamını gör...

Ordular, onun bunun elinde bir ihtiras aleti olmaktan uzak tutulmalıdır



II. Dünya Savaşının en etkileyici fotoğraflarından biri olan bu fotoğraf, dünya savaş tarihinin en büyük tank savaşlarından biri olan ve Alman kuvvetlerinin "Blitzkrieg" (Yıldırım Harekatı) adını verdikleri savaş doktrini kapsamında Sovyetler Birliğine karşı gerçekleştirilen ünlü "Kursk Muhabereleri"nde çekilmiştir.

Rus siperleri üzerine yürüyen yüzlerce Alman tankının yarattığı dehşetin iki Rus askeri üzerinde yarattığı ruh halini bire bir yansıtan bu fotoğrafı önemli kılan diğer bir husus da, Sovyet ihtilali ile başlayan ve dini tümden yasaklamak adına işi kiliseleri kapatmaya kadar vardırmaya kararlı bir rejimin temsilcisi olan Stalin'nin, başlayan Alman saldırıları sonucu, "askerin moralini yükseltmek gerekçesi ile" 7 Ekim 1941'de din yasağını kaldırmasıdır. Resimde, hayatının son anlarını yaşadığını düşünen bu Sovyet askerinin, boynundaki haçı öpmesinin ardındaki hikaye de budur. 

Böyle durumlarda, Atatürk'ün "Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir." sözünü hatırlamamak mümkün mü? 

Sözümüzü yine onun bir konuşmasından aldığımız şu sözlerle bitirelim:

"TBBM ordusu...şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan uzaktır."



Devamını gör...

26 Mart 2021 Cuma

ŞÜKRÜ KAYA'NIN ÇAKMAĞI

Mustafa Kemal Paşa'dan devlet adamlığı dersi! İzleyin, siz de şahitlik edin.

Devamını gör...

25 Eylül 2020 Cuma

Tanrı kötülüklere neden müdahale etmiyor?.



Son zamanlarda (madem) "Tanrı denildiği kadar güçlü ise, neden kötülüklere müdahale etmiyor?. " tarzında, sureti haktan görünerek "serzenişlerde" bulunan bir çok okumuş-yazmış "deist-bilimselci" vatandaşımız var. 

"Tahsil ettikleri bilim bakımından" diğerler vatandaşlardan çok daha aydınlık bir kafaya sahip olması beklenen bu vatandaşların, dünyadaki bütün kötülükleri dinin sırtına sararak, "dinsiz ve Allahsız bir hayatın" daha sorunsuz olduğuna iman etmeleri ve bunu da sağlamak gayesi ile, ülke nüfusunun çoğunluğunca bilinçli, bilinçsiz sahiplenilen bir dini aşağılamaya kalkmaları ve bunu yaparken de tutarsız söylemler içine girmeleri, bu sohbetin konusudur. 

Kimsenin dinini veya dinsizliğin, sorun saymak bizim işimiz değildir. Fakat, aydınlık bir kafaya sahip bireyler olarak, ülkesinin sosyal ve kültürel seviyesini yükseltmesi umulan bu kitlenin, bu derece tutarsız akıl yürütmelerine şahit olmak, şahsen beni ziyadesi ile karamsarlığa itiyor. Dilerim, benim de, bir an önce irtifa kazanması elzem olan ülkeme, bu şekilde, karınca kararınca da olsa bir katkım olur. 

Saygı ile...

Devamını gör...

1 Haziran 2020 Pazartesi

ABD fena karıştı!..



ABD, zaman zaman "dünyada eşi benzeri olmayan bir ülke" anılsa da ve aslında bu tanımlama, onun bir "özgürlükler ülkesi" olduğuna dair "gizli bir atıf" içerse de, bu tanımlama bence sadece onun "coğrafi özellikleri bakımından" geçerli sayılabilir. Zira, meselenin iç yüzünü bilenler için (veya sadece W.A.S.P'ın, yani Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan tanımlamasını bilenler için bile...) durum hiç de dışarıdan göründüğü gibi değildir. 

Bu dediklerimizle ne kastettiğimizi, ABD'de neler olduğunu bilmek ve anlamak için, onun kuruluş günlerine gitmek ve onun "founding fathers", yani "kurucu babalar"ının "zihinsel mekanizmaları"nın nasıl çalıştığını iyi özümsemek gerekir. Irk ayrımcılığı, kadını ikinci sınıf insan görme, keskin bir "zengin-fakir" ayrımı vb. gibi ögeleri-deyim yerinde ise-"dibine kadar kullanan" bir zihniyetin, diğerlerini sömürmek üzere kurduğu bu hakimiyeti ilâ-nihaye götüremeyeceği  açıktır! 

Bütün bunlar konusunda bilmeyenlere, ne demek istediğimiz ile ilgili küçük bir fikir verebilmek için, aşağıda ABD tarihinden küçük fakat ilginç bir kaç detay sunalım:

Devamını gör...

21 Mayıs 2020 Perşembe

"Ümmilik" ne demektir?

Devamını gör...

29 Nisan 2020 Çarşamba

"Türk'ün Avrupa'daki varlığı insanların haklarına sürekli bir hakaret" imiş!..

Türklerin zihnen, fikren, dinen ve daha bir çok hususta Avrupa halkları ile ortak bir noktada buluşamadığını, tarihin her aşamasında görmek mümkün. Bu konuda Türkler çok kereler olumlu yönde girişimlerde bulunmuşsalar da, "Avrupalılardan" bir karşılık göremedikleri de bir gerçek. Bunun en son örneğine de "Avrupa Birliği'ne giriş çabalarında" zaten şahit olmaktayız.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının harap olmuş Avrupa'sı karşısında nispeten daha derli toplu duran "Atatürk'ün Türkiye'si", Avrupa'nın gözünde bugüne nazaran, şüphesiz çok daha iyi bir yerdeydi.

Avrupa'nın savaşın yaralarını sarmaya başlaması ve Türkiye'nin maalesef ki, cumhuriyetin ilk yıllarında yakaladığı ivmeyi kaybederek gerilemeye başlaması ile, Avrupa'nın gözündeki "saygın mevkiini" de kaybetmiş oldu.

Yani bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebilir ki, "Türk sorunu", Avrupa devletlerinin görüş birliği içinde oldukları e nadir konulardan biridir; belki de en başta gelenidir. Tarih boyunca "Türk'e duyulan nefreti" bir çok Avrupalı devlet adamı çeşitli vesilelerle ve küstahça dile getirmekten geri durmamışlarsa da, hiçbiri, adeta bütün bunları bir tek paragrafta "cem eden" Francesco Crispi'ninki (1818-1901) kadar (bence) gerçek meramlarını(akıllarının dibini gösterici bir tarifle tarif edilmemiştir. Sarfedilen söze bakarsanız eminim bana hak verirsiniz. İtalya'nın başbakanlık da yapmış olan politikacılarından Crispi bakın ne diyor:

Devamını gör...

25 Nisan 2020 Cumartesi

Sorun, kapandaki peynire atlama sorunu!..


Dünya ufuklarında büyük bir savaşın kara bulutlarının toplanmakta olduğunu sezen İngiltere, bütün gücü ile, başta "altın değerindeki sömürgesi Hindistan'ı" elde tutmak ve Akdeniz'i Kızıldeniz üzerinden Hint okyanusuna bağlayan Süveyş Kanalı sebebi ile de Mısır'a (onu da elinde tutmak için Kırım savaşı vesilesi ile Kıbrıs'a) ve Basra körfezini kontrol altında tutmak için de, şimdi Kuveyt emirliği olarak bilinen ve Osmanlının uzak bir vilayeti olan ve onun tarafından epey bir zamandır adeta kaderine terk edilmiş bölgeye bütün gücü ile abandı!

Bilhassa Kafkaslar üzerinden İran'a, oradan da Basra körfezine sarkarak İngiltere'nin Hindistan yolunu kesme imkânı bulunan Ruslara bu fırsatı vermemek için Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti kurdurma faaliyetlerine hız vermesi, hem Avrupa'daki diğer "eşek arılarını" bölgeye odaklandırdı, hem de Rusya'nın kendi sınırındaki bu yeni gelişmeye dikkat kesilmesini sağlayarak, kendine rahatça hareket edebileceği bir alan açmış oldu. Avrupa'nın diğer büyük devletleri daha sonraları "sorunu sahiplenmek için" birbirleri ile çekişseler de, "Atı alan Üsküdar'ı geçmiş", İngiltere maksadına ulaşmış, bu uğurda kullandığı Ermenileri de öylece ortada bırakarak, kendi işine bakmıştı.

Devamını gör...

"Ermeni ve Kürt sorunu" yaratmada Bulgar Komitacılığı "deneyimi" ve bundan istifade eden İngiltere



Her fırsatta Türkiye Cumhuriyetinin (amiyane tabirle) "tekerine taş koymak" için kullanılan "Ermeni Meselesi" ve daha sonra devamında "Kürt Sorunu" olarak Batılı devletlerce, sürekli altı ısıtılarak sıcak tutulan meselelerin kimin "patenti" altında üretildiğine baktığımızda, tarih bize İngilizleri işaret ediyor.

Çok tarihçi tarafından gözardı edilen ve bir çoğu tarafından da "birbirinden bağımsız gelişen olaylarmış gibi" ele alınan bu meselelerin "ilk denemesi" Bulgarların Osmanlılardan koparılması çalışması idi ve başarılı da oldu. "Slav milliyetçiliği" ve "Ortodoks Hristiyanlığı" çerçevesinde, Rus Çarlığı tarafından tarafından uygulamaya konulan, Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere ve İtalyan devletleri tarafından da "sessiz kalınmak suretiyle" onaylanan bu projeden, gün geldi o günün İngiliz devleti de istifade etti! 


Bu durumun kısa hikayesini de, yakınlarda rahmet-i rahmana kavuşan gazeteci-yazar Orhan Koloğlu'nun 1998 yılında yayınlanmış olan "Avrupa kıskacında Abdülhamid" adlı kitabından okuma şansı buluyoruz. 

Makalemizin başlığından da anlaşılabileceği üzere, Osmanlının yıkılışını hızlandırmak ve Hindistan'da kurduğu sömürge düzenini bilhassa kuzeyindeki Rus tehlikesinden korumak için  İngiltere, doğu Anadolu'da kendisine "bağımlı" bir Ermeni devleti kurarak, kendince bu tehlikeyi def'etme çaresi bulmuş oldu. Yöntem ise belliydi; Osmanlıyı, önce (tıpkı Rusya'nın 1877'de yaptığı gibi) tebaasına zulmeden bir devlet olarak dünya kamuoyuna tanıtmak, ardından da "bu zulme baş kaldırmak için" tıpkı Rusların Bulgarlara yaptırdığı gibi, Ermenilere de silahlı çeteler kurdurtmak! (Hınçak, Taşnaksütyun vb.) Ve bütün bunlardan neredeyse bir asır sonra "başarısız olan" ikinci Ermeni Silahlı Terör örgütü ASALA ve o da başarısız olunca "Kürt sorununu çözmek için" ortaya çıkarılan malûm PKK Terör örgütü!.. Hepsinde de yöntem aynı!

Devamını gör...

26 Aralık 2019 Perşembe

Liman von Sanders'ten Enver Paşa'ya Sarıkamış yerine, alternatif harekât önerisi


Otto Liman von Sanders (1855-1929), I.Dünya Savaşı'nda ordumuz saflarına katılmış olan Alman subayları içinde, adı tarihimizde hiç şüphesiz en çok anılanlardan biridir. "Türkiye'de Beş Sene" adı altında ülkemizde yayınlanmış bir de hatıratı bulunan von Sanders'in bu hatıratında yazdıklarından başka, bir de o devrin tanınmış gazetecilerinden Ahmet Emin Yalman'a ya bir sohbet anında, ya da bir röportaj esnasında söylediği ilginç sözler var. Sanders, bu satırlarda Enver Paşa'ya, Sarıkamış Harekatı yerine bir başka harekât önerdiğini ama bu önerinin Enver Paşa tarafından kabul görmediğini anlatıyor. Yalman, onun bu anlattıklarını "GÖRDÜKLERİM VE GEÇİRDİKLERİM" adlı hatıratının birinci cildine şöyle geçirmiş:

“..General Liman von Sanders’in Romanya ve Ukranya ile ilgili bir planı Enver Paşa tarafından kabul edilseydi, harbin bütün seyrinin değişmesine ve Birinci Cihan Harbi’nin bambaşka neticelere varmasına ihtimal vardı.

Plan şuydu:

Devamını gör...

23 Aralık 2019 Pazartesi

Sarıkamış'ta Napolyonculuk oynamak...

Acı olaylarla dolu dünya askerlik tarihinden Türk milletine düşen hissenin hiç de azımsanır olmadığı, Türk-yabancı fark etmez, hemen herkesin malumudur. Ehliyetsiz ellerde heder olan Türk çocuklarının toplu olarak ve bir defada şehadet şerbeti içen vak'alar içinde ilk akla geleni ise tarihe "Sarıkamış Faciası" olarak geçen "askeri harekât"tır.

Bu harekât hakkında çok şey yazılmış, çok şey söylenmişse de, bugün burada bugüne kadar sözü çok edilmemiş iki tarihi bilgi ve görüş üzerinde durmak istiyorum. 

Bunlardan ilki, (daha önce benim de kimi yazılarımda bahsettiğim) Enver Paşa'nın kendine "idol olarak" Napolyon Bonapart'ı seçmiş olmasıdır. Enver'in kafasındaki Sarıkamış Harekatı fikrini yanlış ve zamansız bularak kendisini uyaran (ve aynı zamanda harp okulundan hocası olan) Hasan İzzet Paşa'yı, bu şekilde görüş belirttiği için azarlayan ve üstelik de "Hocam olmasaydın seni şimdi şurada kurşuna dizdirirdim!.." diyen Enver paşa, 10. Kolordunun başına onun yerine arkadaşı Yarbay Hafız Hakkı'yı (paşalığa yükselterek) atamıştı.

İlginçtir ki, Hafız Hakkı "Paşa" da kaleme aldığı hatıratında her ne kadar olup bittikten sonra Sarıkamış harekâtı için “Ah Enver ah! Bu kış seferini ta’cil etmek (acele ettirmek), sonra da bu parlak taarruzda 9. Kolordu’yu dörtnala kaldırmakla, 100 bin masumun kanına girdin! Allah seni affetsin!” demiş olsa da, harekât öncesinde,12 Kasım 1914'de
“Napolyon’un aç ve çıplak askerlerine İtalya’yı gösterdiği gibi bizde Kafkasya’ya girmeliyiz" dediğini unutmuş görünüyor.

Devamını gör...

16 Aralık 2019 Pazartesi

"Hırsızlıktan Çökmekte Olan Bir İmparatorluğun Sultanı..."


Üzerinden bir yüzyıl geçmiş, daha hâlâ "Osmanlı neden çöktü?.." diye soruyor ve orada burada sorumluluğu üzerine yıkabileceğimiz bir şahıs arayıp duruyoruz! Bırakın bir devleti, bir imparatorluğu, sıradan bir işletmeyi bile batıran, o işletmenin "hırsız-yöneticileri ve personeli"dir. Bu ayrıntının farkında olmayanların "kurtuluşu" sistemde değil kişilerde aramaları ise bir başka acayipliktir.

Aşağıda, Osmanlı toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurmak için çabalayan Teodor Herz'in bu yolda yaptığı çalışmalarını kaleme aldığı hatıratından Doğan Avcıoğlu'nun alıntılayarak, kendi yorumu ile beraber değerlendirdiği çarpıcı satırlar:

"Herzl, tehdit, rüşvet ve sermaye getirme silahlarını kullanır.
İmparatorluğun mali işlerini yöneten Osmanlı Bankası'nı toptan satın almak ve bu yoldan Sultan Hamit üzerinde baskı yapmak tehdidini, inandırıcı biçimde sahneye koyar.
Osmanlı Bankası idarecilerine verilecek 50 milyonluk bir garanti ile, Türkiye'ye akan musluklar kesilecektir. Tehdit etkili olur.

Devamını gör...

5 Aralık 2019 Perşembe

"Soğuk Savaş" döneminin efsane uçağı SR 71 ve onun kısa hikayesi

II.Dünya savaşı sonrasında dünya siyasal olarak iki gruba bölünmüş ve Sovyetler Birliği, işgal ettiği Doğu Avrupa devletleri ile beraber bir komünist blok (NATO’cular onlardan “Demirperde Ülkeleri” diye bahsederlerdi) olarak VARŞOVA PAKTI’nı kurarken, ABD öncülüğündeki Batı Avrupa devletleri de NATO’yu kurmuşlardı.

İşte bundan sonrasında, bu iki grup arasında başlayan çekişme, bu dönemin “Soğuk Savaş” olarak adlandırılmasına sebep oldu. Casusluk faaliyetlerinin alabildiğine arttığı bu döneme damgasını vurmuş olaylardan biri de “Casus Uçaklar”dı. 1950’lili yıllarda Sovyet semalarında düşürülen Lockheed U-2 casus uçağı iki blok arasında önemli bir gerginlik yaratsa da ABD, yeni ve daha “marifetli” bir uçağı devreye sokmakta gecikmedi.

Neredeyse tüm zamanların efsane uçağı olarak tanımlanmayı hakeden bu uçak “SR-71 BLACKBIRD” olarak adlandırıldı. Ses hızının 3 katına (Mach 3) ulaşabilen, saatte 3850 Km. hız yapabilen ve 90.000 Ft. Yani 29.000 m. İrtifaya çıkabilen ve yaklaşık 33 m. uzunlukta ve 17 m. Kanat genişliğindeki bu uçak, gerçekten de havacılık tarihinde uç noktalara ulaşabilme başarısı göstermiş bir makineydi. Onu ne radarlar yakalayabiliyor, ne de (yakalasa bile) ona sürat ve irtifa olarak yetişerek onu düşürebilecek bir mevcut füze sistemi bulunuyordu.

Devamını gör...

17 Kasım 2019 Pazar

"Cibilliyet ve ahlâk itibariyle" Vahdettin

Başlıkta yer alan tırnak içindeki sözler, II. Abdülhamid'in emri ile Taif zindanlarında boğdurulan Midhat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Midhat Bey'in (1872-1946) "Hatıralarım" adlı kitabından alınmıştır. Bahsi geçen her iki padişahı da yakından tanımış olan Ali Haydar bey, bu kitabının 327 ve 328.sayfalarında onlar hakkında şunları yazmış:

"Tarihte bir eşine daha nadir tesaduf edilecek olan Sultan Vahdettin, cibilliyet ve ahlak itibariyle, Sultan Abdulhamidi Saniden pek çok daha aşağıydı. Hatta, bir Bayram gününde, tekmil Saltanatı Seniyeye mensup Şehzade ve Sultanlar, arzı tebrikat icin Saraya gittiklerinde, Prens Sebahattin’in validesi Seniha Sultan, biraderinden ahvali sormuş, Padişah da, cevap olarak,

≪Umum Hanedanı Saltanatın refah ve istikbalini temin ettim

diye cevap vermiş. Seniha Sultan,

≪Ben şahsımızı ve hanedanımızı sormuyorum, memleketimiz ne haldedir, onu bilmek istiyorum≫

demesi üzerine, Vahdettin,

Devamını gör...

8 Kasım 2019 Cuma

"Talat Albayıma dedim ki..."

Memlekete dair veriler, ülkenin dengesinin her alanda hızlı bir bozulmaya doğru gittiğine şahitlik ediyor. Mesela bunlardan biri de kitap yazma "merakı". O kadar ki, “Kitap yazmaya heves eden vatandaş sayısı, kitap okuyan vatandaş sayısını ha geçti, ha geçecek!.” desem, eminim ki, çok ileri bir iddiada bulunmuş olmayacağım.

Sıradan vatandaşların bu "trend"e kendilerini kaptırmaları hadi bir nebze de olsa hoş görülebilir; fakat aynı “gürûh” içerisine “akademik personelin” de dahil olduğunu görmek, insanın içinde gerçekten derin yaralar açıyor.

Son dönemde siyasi tarihe dair önemli eserler veren Yusuf Hakan Erdem’in el’an okumakta olduğum “Tarih – Lenk” kitabında denk geldiğim bir pasaj, tam da az evvel bahsettiğim yarayı deşecek cinsten!

İki “akademisyenimiz” (adlarını vermeyeceğim, kitabı yazdıkları zaman biri doçent, biri prof. imiş. Herhalde şimdiye kadar biri çoktan ordinaryus prof. dr., diğeri de prof. dr. olmuştur!. Merak eden yazdıkları kitabın adını internete girerek, kim olduklarını öğrenebilirler..) 2015 yılında “Bilinmeyen Osmanlı” adı altında bir kitap yayınlamışlar. Ve bu kitap halen “çok satanlar” listesinde imiş!

Hakan Erdem, işte 528 sayfalık bu “sıvama ciltli” kitabın 265. sayfasından bir alıntı yaparak, onu şu şekilde değerlendiriyor:

Devamını gör...

3 Ekim 2019 Perşembe

"Günün birinde hangi duvar dibinde veya hangi sokak ortasında can vereceğimi ben de bilmiyorum"

"İttihat ve Terakki"nin sacayağından biri olan Talat Paşa'ya dair tarihi belgelerde yer alan bir çok hatırat içinde aşağıda alıntıladığım şu pasaj, zannederim ki hepsi içinde, en çok öne çıkması gerekenlerden biri olmayı hak ediyor.

Osmanlı'nın sayılı devlet adamlarından olan Mithat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Mithat Bey'in "Hatıralarım" başlığı ile  1946'da yayınlanan kitabında yer alan şu satırlar, eminim ki, onun şahsiyeti hakkında önemli ipuçları barındırmaktadır.

Buyurun, okuyalım:

"Tal’at Paşanın, her ne kadar tahsili noksan idiyise de, muktedir ve yüksek kaliteli bir devlet adamı ini. Her şeyi çabuk kavrayan, zeki, hamiyetli, vicdanı pak ve temiz bir zattı. Hiç bir zaman büyüklüğe kapılmaz, sadeliğini ve neş'esini muhafaza eden bir karakteri vardı, tevazuu, adeta bir zevk sayardı; hü'kumeti şahsiyeden de zevk almazdı. Memlekete hizmet etmiş tarihi simalara büyük hürmeti vardı. Bana, birkaç defa, Sadaret Sandalyesini göstererek, şu sözleri söylediğini hatırlarım :

≪Bu sandalyeye oturmuş olan büyük adamları hatırladıkça kendimden utanıyorum.≫

Devamını gör...

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Ne Kavala'ymış be!..

Spontane/kendiliğinden başlayan "GEZİ OLAYLARI"na Soros adına sızarak, PKK ile birlikte, bu olayları kendi lehlerine çevirmeye çalışan ekibin başında bulunan ve aynı zamanda da "KAVALA ŞİRKETLER GRUBU"nun sahibi olan bu zat, işadamlığından çok, SOROS Vakıflarınca ülkemize "sunulan" etnik, bölücü, yutucu, soyucu çalışmalarında aldığı aktif görevlerle tanınıyor.

Ülkemizin "üst düzey Soroscu"larından biri olan bu şahıs, bir zamanlar, kendini de diğer muhalifler gibi, gayr-ı hukukî "içeride" tutan malûm zihniyet ile "amaç birliği" içinde idi. Tıpkı Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak ve diğerleri gibi... Ama epey bir zamandır, amaç ve gönül birliği ettiği iktidarın "adaletinden" şimdi o da şikayetçi!

İlahî adalet! Bu her zaman böyledir; başkalarını "yesin" diye beslediklerin, döner, ilk evvel seni yer!..

İşin garibi; "az ünlü-çok ünlü" kim varsa, son günlerde "Bu zulüm herkese yapılırdı da, Osman Kavala "gibi" birine yapılmazdı!.." modunda!..

Az önce gördüm; bu kervana Fazıl Say da katılmış ve demiş ki:

Devamını gör...

29 Haziran 2019 Cumartesi

Şehitlerine ve gazilerine sahip çıkmayan bir millet iflah olur mu?

Bir önceki paylaşımımızda alıntı yaptığımız o hatırattan, çok çarpıcı bulduğumuz yeni bir bölümü, önemine binaen sizlerle paylaşıyoruz. Buyurun:

Eski iktidara göre, Kuvâ-yı Milliyeci demek haydut, maceraperest veya reji devrindeki tütün kaçakçısı demekti.

Karakolun ilk mensuplarından Üsküdar Jandarma tabur mülhakı Atıf Bey, sonradan muhasebata murakıp(denetçi) olmuştu. Bir aralık bir işi oluyor. Kalburüstü milletvekillerinden birisi bu işle meşgul olmayı üstüne alıyor ve kendisinden tercüme-i hal(özgeçmiş) istiyor. Atıf veriyor.

Bir iki gün sonra aynı milletvekili tercüme-i hali iade ederek;

Bunu değiştir, Kuvâ-yı Milliye bahsini çıkar, diyor.

Atıf hiddetle soruyor;

—Neden ?

Malum ya, şimdi Kuvâ-yı Milliyecilik hoş görünmüyor, reji kaçakçısı gibi bir şey telakki ediliyor '

Teşekkür ederim! Diyor, yürüyor.

İşte eski iktidar nazarında Kuvâ-yı Milliyeci demek bu idi.

Memleket hayat ve istiklâlinden sarfınazar (eden) bu efendiler, oturdukları yaldızlı, marokenli koltuklarını evvela bu Kuvâ-yı Milliyecilere borçlu olduklarını çoktan unutmuş bulunuyorlardı.

Benim tanıdığım Ömer Kaptan isminde bir arkadaş vardır. Memleket ufukları, Mütareke'nin kara karanlığıyla karardığı ilk günlerde silahını omuzlamış, bin bir cephede kıyasıya, ölesiye dövüşmüş ve en nihayet bir milis zabiti olarak müfrezesinin başında güzel İzmir'e ilk girenlerden olmuştu.

Kendisine verilen işgal mıntıkasında İzmir'in en ileri zenginlerinden adını açıklamak istemediğim bir Rum'un evi de vardı. Oraya girdiği zaman bir torbada dört bin altın, sayısı gayri malum tomarla dolar, drahmi ve büyük bir madeni kutu içinde ağzına kadar dolu mücevherat ele geçiriyor. Bunları alarak olduğu gibi büyüklerden birinin huzuruna çıkarıyor ve bütün safiyetiyle;


Devamını gör...

28 Haziran 2019 Cuma

Hangi "Türkler" ?..

Kökü ne kadar derinlere iniyordur, onu şu an bilemiyorum fakat, Türkiye'nin önünü tıkayan bir "insan tipolojisi" var ki, ben bunu tanımlamak için, bundan on yıl önce 'HÜRRİYET VE İTİLAF" PARTİLERİ  başlığı altında, konu ile ilgili ilk makaleyi yayınlamıştım. 

Sonrasında gazeteci Rıza Zelyut, "AKP'nin atası: Hürriyet ve İtilaf" başlıklı makale yayınladı; onu da önemine binaen olduğu gibi bloğuma aldım. 

Son olarak YENİBAHÇELİ ŞÜKRÜ BEY'İN HATIRÂLARI adlı kitapta rastladığım aşağıdaki satırlar, bu konudaki hassasiyetimin yersiz olmadığı konusunda beni iyiden iyiye ikna etti. Öyle ki, son günlerde sıkça duyar olduğumuz "dış güçler" sözü yerine, önceliği "hangi Türkler?." konusuna tanırsak, zannederim daha iyi ve daha hayırlı bir iş yapmış olacağız... Şimdi buyurun, beraber bakalım Şükrü beyin yazdıklarına...


Devamını gör...
 

"Allahsız Oğlu Allahsız"

Firavunların Laneti ile Damgalandı: "Allahsız Oğlu Allahsız" - Açık İstihbarat

Sizi artık ne gücünüz, ne malınız mülkünüz, ne gizli hesaplardaki paranız, gizli ortaklıklarınız, sansürünüz, RTÜK'ünüz, her yıl yenisini yaptırmakla övündüğünüz hapishaneleriniz, eteğinizi öpen basınınız, biat etmiş yargıçlarınız, silah arkadaşları bin bir iftirayla tutuklanırken size topuk selamı veren generalleriniz;

Ne öfke ve kin kusan diliniz, korku filmine dönen çehreniz, yalakalarınız, dalkavuklarınız, jurnalcileriniz, gaz bombalarınız, özel yetkili mahkemeleriniz, 'akilleriniz'...

Allah'ı kandırmak, güya günahlarınızın kefaletini ödeyip sıyırmak amacıyla, halkın parasıyla inşa ettirmeye giriştiğiniz cami-mabed'leriniz..

Hiç birisi kurtaramayacak demektir...

Devamı...

Perdenin arkasında hava kötü

Sürece Diyarbakır'dan bakınca...


Örgütün gizli ajandasını anlamamız
için son iki gün içinde yerinde teyit ettiğim üç noktayı kayda geçeyim:

1- Örgüte katılım artıyor.Yeni yapıda rol almak için dağa çıkanlar artıyor. Burada örgütün şöyle bir taktiği var. Çekilme adı altında gidenlerin ciddi bir kısmı bu yeni katılımlar. Bir yandan da tecrübeliler içeride bekletiliyor. Hem bölgedeki koordinasyonu yapıyorlar hem de olası bir yol kazası sonrası çatışmaya hazır bekliyorlar. Plana göre ekime kadar tecrübeliler çıkmayacak. Sonra da kar kış bahanesiyle kalmaya çalışacaklar.

2- PKK ağır silahlarını ve bombaları belli bölgelerde depoladı.
Etraflarını da bubi tuzakları ve mayınlarla çevirdi. Dolayısıyla ihtiyaç halinde lojistik sorunu yaşamayacak. Asker bir şekilde buralara girmek isterse de ağır zayiat verecek.

3- Örgüt bu süreci legalleşme dönemi olarak gördüğü için önceki gün yeni bir kampanyanın startını verdi. Bundan sonra herkes evine ve işyerine Öcalan posterleri asacak.

4- Örgüt uyuşturucu ekimine hız vermiş. Diyarbakır kırsalı esrar tarlalarıyla dolu. Diyarbakır neredeyse suç ihraç ediyor. 'Nasıl olsa çözüm sürecindeyiz operasyon olmaz' diye köylüleri de baskı altına almışlar.

Başka örnekler de vermek mümkün. Yani örgüt bir yandan çözüm/barış diyor ama öbür taraftan başka bir ajandanın yol haritasını uyguluyor.